İnsan-ı Kâmilden Erdemli Şehre: İslam Düşüncesinde Adalet-I
İnsanların bir arada yaşamak zorunda olmaları ve bu nedenle şehirleri oluşturmaları ile birlikte bir arada yaşamanın şehirde yaşayan herkesin faydasına olacak şekilde nasıl düzenlenebileceği hususu düşünürlerin ve filozofların her zaman temel gündemi olmuştur. Bu bağlamda çok kapsamlı bir literatür bulunmaktadır. Aristo’dan Platona, Farabi’den İbn Sina’ya, Gazali’den Tusi’ye, İbn Bacce’den İbn Haldun’a ve günümüze kadar çok derin tartışmalar yapılmıştır. İslam düşünce dünyasında bu bağlamda tartışmaların insan-ı kâmil ve erdemli şehir etrafında şekillendiği ve bunun ana çerçevesinin de Farabi tarafından oluşturulduğu görülmektedir. Editörlüğünü Ömer Türker ve Yunus Kaplan’ın birlikte yaptıkları ‘İslam Düşüncesinde Adalet’ kitabı bu sorun ve etrafındaki tartışmaları oldukça geniş bir perspektiften ele almaktadır (Fikir Kitap, 2024, İstanbul).
Kitabın dikkat çekici yönlerinden biri, adaleti yalnızca siyasal düzenin değil, insanın varoluşundan başlayarak aileyi, şehri ve nihayet bütün toplumsal düzeni inşa eden kurucu ilke olarak ele almasıdır. Bu nedenle İslam düşüncesinde insan-ı kâmil ile erdemli şehir birbirinden bağımsız iki ideal değildir. İnsan-ı kâmil adaletin şahsiyet hâline gelmiş biçimini temsil ederken, erdemli şehir adaletin kurumsallaşmış ve toplumsallaşmış görünümüdür. Dolayısıyla şehir ancak adalet sahibi insanların çoğalmasıyla erdemli olabilir; insan da ancak adalet üzerine kurulu bir şehirde kemalini daha kolay gerçekleştirebilir.
Buradaki adalet kavramı modern dönemde çoğunlukla anlaşıldığı gibi yalnızca hukukî veya siyasî bir ilke değildir. Kadim düşüncede adalet, öncelikle varlığın düzenini ifade eden ontolojik bir ilkedir. İnsan nefsindeki düzen, ailedeki düzen, şehirdeki düzen ve nihayet kâinattaki düzen aynı adalet fikrinin farklı düzlemlerdeki tezahürleri olarak görülmektedir. Bu nedenle ahlâk, siyaset ve metafizik birbirinden kopuk disiplinler değil, aynı hakikat düzeninin farklı görünümleridir. Bu kapsamda örneğin Platon’dan itibaren insanın mutluluğa erişmesine yönelik düşünce ağında insan nefsinde akıl, dışa dönük öfke/gazap ve içe dönük şehvet/arzu/haz olmak üzere üç yetinin bulunduğu ve bu her bir yeti ekseninde i’tidalin orta noktaya ulaşma ve orda kalmayı sürdürme ile sağlanabileceği ifade edilmiştir. Böylece yeti eksenlerinde hikmet, şecaat/yiğitlik ve iffet erdemleri tezahür etmektedir. Hem her bir eksende orta noktanın adaletle ilişkili olması hem de üç yetinin üçünde de adaletin bu şekilde tecellisi ile bu üç erdemin sürdürülebilirliğinde adaletin tümel erdem olarak tezahürü söz konusudur. Bir başka deyişle, ‘ontolojik olarak müstakil hiçbir yetiye bağlı bulunmayan adalet, ancak her yetinin kendi hakkını almasıyla ve buna razı olmasıyla ortaya çıkabilen bir temel erdemdir’ (sh.102). Her üç yetiyi de adaleti tecelli ettirecek şekilde hikmet, şecaat ve iffet erdemlerine dönüştürebilen insan artık insanlık düzleminde en adil insan olarak insan-ı kâmildir. İnsan-ı kâmil, Platinus’un ifadesini kullanacak olursak, bu erdemleri arınarak elde etmekte (sh.181) ve ‘nefsin yüzünü Ruh’a doğru çevirerek’ davranmaktadır (sh.179).
Dolayısıyla, bireyin mutluluğu nefsinin sahip olduğu yetilerin adaleti ile sağlanmaktadır. Elbette, geliştirilen bu çerçeve burada bitmemektedir. İnsan şehirde yaşarken diğer insanlarla ilişki kurarak yaşamak durumundadır. Bu durumda mutluluk nasıl ortaya çıkacaktır? Burada da bireyden sonra ev idaresi ve diğer tüm alanları kapsayan devlet ve siyaset alanı devreye girmektedir. Kendisinden sonraki ahlak kitaplarının odağını ve çerçevesini derinden etkileyen Nasiruddin Tûsî’nin Ahlâk-ı Nâsırî’nde de ahlak bu üç alanla ilişkili olarak değerlendirilmektedir. Bu çerçevede ahlak ve adalet birbirleri ile doğrudan ilişkili olmaktadır. Adalet, zihnimizde son zamanlarda kamusal alanla ilgili sınırlanan bir yapıya sahip olsa da kadim düşüncede bireysel ve kamusal alanın tamamını, gizli ve açık her şeyi kapsamaktadır. Dahası, adalet o kadar merkezidir ki kitapta da vurgulandığı gibi, siyasetnameler okunduğunda devletin dininin adalet olduğu hissedilir (sh.30). Bir başka deyişle, İslam düşüncesinde adalet tek bir alana ait görülmemektedir. Aynı ilke insan nefsinde ahlâk, ailede düzen, şehirde siyaset ve nihayet varlık düzeninde kozmik nizam olarak tezahür etmektedir. Bu nedenle klasik ahlâk literatüründe bireysel ahlâk, aile yönetimi ve siyaset birbirinden bağımsız disiplinler olarak değil, aynı adalet anlayışının giderek genişleyen halkaları olarak ele alınmaktadır.
Kitabın bölümlerinden de takip edildiği gibi tartışmalar insan nefsinin sahip olduğu yetilerde adaletin sağlanmasında olduğu gibi ev idaresi ve siyaset ve yönetimde de adaletin tecellisinin nasıl sağlanabileceği ve sürdürülebileceği ve bunun ana erdem olan adaletin tezahürleri etrafında dönmektedir. Şehirde yaşayan her bir insan nefsinin yetilerinde adaleti tezahür ettirmek için sürekli bir çaba içerisinde olması gerekirken, bu çabasını ailesi ve ailesi dışındaki diğer insanlarla ilişkilerinde de sürdürmek durumundadır. Dolayısıyla, ister sıradan halk ister önemli bir yönetici pozisyonunda olunsun şehirdeki her insan sorumludur ve insan-ı kâmil olma yolunda olması beklenir. Adalet tüm ilişkilerde, tavırlarda, kararlarda ve eylemlerde tecelli etmelidir. Gazali’nin vurguladığı gibi adalet fiiller alanında ortaya çıkmaktadır (sh.58). Dolayısıyla, adaletle ilişkili ahlak da fiiller alanı ile ilişkilidir. Bir başka deyişle, ne ahlak ne de adalet sadece bir bilgi ve retorik meselesidir, tam tersine bir hal meselesidir.
İşte böylesi bir şehir artık Farabi’nin erdemli şehridir. Ve Farabi, insanın yüce mutluluğa bu şehirde ulaşabileceğini söyler (sh.208). Bu nedenle ilişki tek yönlü değildir. Nasıl erdemli bireyler adalet üzerine kurulu bir şehir meydana getiriyorsa, adalet üzere kurulmuş bir şehir de yeni erdemli insanların yetişmesini kolaylaştırmaktadır. Eğitimden hukuka, ticaretten aile hayatına kadar bütün kurumlar bireyin ahlâkî gelişimini destekleyen bir çevre oluşturmaktadır. Böylece erdemli şehir yalnızca erdemli insanların ürünü değil, aynı zamanda onların yetiştiği ve çoğaldığı ahlâkî zemindir. Gazali de aynı görüşte olup insan, aile ve toplum vasatlarında adaletin ayrık olmayıp birbirini etkilediğine ve hepsi birbirini desteklediğinde adaletin her vasatta sağlanmasıyla birey, aile ve toplum seviyesinde yüce mutluluğa ulaşılabileceğine işaret etmektedir (sh.286). Bu nedenle İslam düşüncesinde hikmet, şecaat ve iffet bireyin belirli yetilerinin kemalini ifade ederken, adalet bu erdemlerin birbirleriyle uyumunu sağlayan ve onları anlamlı bir bütün hâline getiren üst ilke konumundadır. Aynı şekilde aile, şehir ve devlet de tek tek iyi kurumlara sahip oldukları için değil, aralarındaki ilişkinin adalet üzere kurulması ölçüsünde erdemli bir düzene dönüşmektedir. Bu bakımdan adalet hem bireyin hem toplumun hem de varlığın düzenini mümkün kılan kurucu ilkedir.
Erdemli şehir her düzeyde adaletin tecelli ettiği bir şehirdir. İnsan-ı kâmilin erdemli şehirle bağlantıları adalet üzere tecelli ederken erdemli şehri âleme bağlayan da adalettir. Çünkü İbn Arabi’ye göre hak âlemin yaratılmasını gerektiren ilke olarak değerlendirilir ve Allah varlıkların yokluktaki hallerinde neyi hak ettiklerini bilir ve bu hak ile yaratır (sh.61). Dolayısıyla, mutlak irade mutlak olarak adildir, zulüm ancak insanın bulunduğu düzlemde ortaya çıkabilir (sh.86). Âlimler de bir şehirde birbiri ile zorunluluk ilişkisine sahip faktörlerin bağlantılarını nihayetinde hep adalet üzerinden yapmaktadır. Örneğin, Kınalızade Ahlak-ı Ali’sinde dünyayı bahçeye, devleti bahçenin duvarına benzetir ve orduyu devletin gücü ile ilişkilendirirken mal olmadan asker olmayacağını, halk olmadan malın üretilemeyeceğini, halkın ise sultana ancak adaletle bağlı kalacağına vurguda bulunur (sh.44). Benzer şekilde Koçi Bey, askerin ayakta durabilmesini hazine ile, hazinenin toplanmasını reaya ile, reayanın bunu sağlamasını ise adaletle mümkün görür (sh.45).
Diğer taraftan, adalet erdemli şehrin metafizik âleme bağlanmasına imkân verir. İnsan-ı kâmil bu bağlamda nasıl Tanrı’nın yansıması/gölgesi ise erdemli şehirde metafizik âlemin gölgesidir. Dolayısıyla, nasıl metafizik âlemde bir düzen/nizam var ise insanın yaşadığı şehirde de ancak bu düzenin yansımasıyla mutlu şehirler inşa edilebilir. Bir başka deyişle, ay-üstü evrende Tanrı’nın adl ismi ile bir nizam söz konusu iken bu nizamı ay-altı aleme bağlayan yine aynı ismin tecellisi olarak adalettir (sh. 104). Dolayısıyla, adalet ay-altı âlemin ay-üstü alemle temas halinde olmasını mümkün kılan kilit taşıdır. Adalet olmadığında bu temas yüzeyi kapanır ve ay-altı âlem metafizik âlemin gölgesi olmaktan çıkarak zulümlere ve kaosa açık hale gelir.
Hücviri’nin ifade ettiği gibi adalet bir şeyi kendi yerine koymak iken o şeyi mahallinden başka, yani olması gereken yerden başka bir yere koymak zulümdür (sh.58). Bu zulüm, sadece mahkemede ortaya çıkmamaktadır, bağlamına göre her şeyle ilişkili olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, adalet olması öngörülen yerde veya yörüngede olmak iken belirsizlikler bu akışı, nizamı kesintiye uğratan zulüm ile ilişkilidir. Adalet o kadar önemlidir ki, Gazali gibi bir âlim dünyevi işlerde adil bir liderliği dini nizamın bekası için de yeterli bulmakta ve böylece kâfir dahi olsa adaleti liderlik için meşru sebep görmektedir (sh.143). Kısacası, çoğu şeyden bu bağlamda taviz verilse de adaletten asla taviz verilmemektedir. İbn Sina, bu nedenle Farabi’nin erdemli şehrini adaletli şehir olarak yeniden tanımlamıştır (sh. 271). Çünkü adaletin olmadığı yerde zulüm vardır ve zulüm şeylerin olması gereken yerlerden farklı yerlerde bulunması olup şeylerin takip etmesi gereken yörüngenin öngörülebilirliğini azaltmakta, doğal akışı bozmakta ve bu nedenle belirsizliği artırmaktadır. Böylesi bir şehirde insanın arınarak erdemleri elde edebilmesinin imkânı azalmakta ve insan-ı kâmil olabilme yolunda bulunabilmesi zorlaşmaktadır.
Elbette, erdemli şehirde etki şiddeti ve kapsamı açısından en kritik yer yönetici/sultanın kendi nefsidir (sh.77). Öncelikle erdemli şehirde yönetici/sultan insan-ı kâmil olma yolunda önemli bir mesafe almış kişi olması gerektiği için ahlak ve dolayısıyla adalet önce kendisinde tezahür edecektir. ‘İnsanlar meliklerin dini üzeredir’ ifadesi, aslında meliklerin/sultanların/yöneticilerin etkilerinin ne kadar derin ve kapsamlı olduğuna işaret etmekte, çünkü sultanların sıfatları halkının sıfatlarında tezahür etmektedir (sh.74). Bu nedenle Gazali’ye göre, hükümdar adil ancak çevresi zalim olamaz (sh.297).
Sende Yorum yap