s

İnsan-ı Kâmilden Erdemli Şehre: İslam Düşüncesinde Adalet-II

Bir önceki yazıda Farabi’den başlayarak İslam düşüncesinde insan-ı kâmil ve erdemli şehrin zemini, kendi dinamikleri ve birbirleri ile ilişkileri üzerinde durmuş ve bu yapının odağını adaletin oluşturduğunu vurgulamıştık. Dahası, adaletin aynı zamanda ay-altı âlemin ay-üstü metafizik âlemle bağlantısını da mümkün kılarak nasıl büyük ölçekli bir uyumun mümkün olduğuna değinmiştik. Dolayısıyla, buraya kadar tartışmaların ortak sorusu, adalet üzerine kurulu erdemli bir şehrin nasıl inşa edileceği olmuştur.

Ancak İslam düşüncesi bununla yetinmemiş, daha zor bir soruyla da yüzleşmiştir: Eğer yaşanılan şehir adaletini kaybetmiş, erdemsizleşmiş ve bireyin tek başına değiştiremeyeceği bir yapıya dönüşmüşse insan-ı kâmil olma yolundaki kişi nasıl davranmalıdır? Kitabın son bölümleri tam da bu soruya verilen farklı cevapları göstermesi bakımından ayrıca dikkat çekicidir. Bir başka deyişle, yönetici/sultan adaletten saparsa ve şehir erdemli olmaktan uzaklaşmaya başlarsa ne yapılacaktır? Genel olarak dünyevi nizam ve dini nizam arasında kurulan köprü nedeniyle ve olumsuz öngörülemeyen etkileri nedeniyle Ehl-i Sünnet âlimleri tarafından toplu itaatsizlik tavsiye edilmemiş olmasına rağmen Gazali belirli sınırlar içerisinde bireysel itaatsizliği değerli bulmaktadır (sh.300).

Dahası, maliyeti kendisiyle sınırlı kalmak koşuluyla bu maliyeti göze alıp zulmü, yani adaletten sapmayı sultana hatırlatmayı oldukça kıymetli bulmaktadır (sh.299): ‘…Bu bağlamda Gazzali, selef içerisinden kendi hayatlarını hiçe sayarak sultanlara karşı çıkıp onların hatalarını dillendirenleri övgüyle zikreder ve farklı hadis rivayetleriyle böylesi tepkilerin değerini öne çıkarır. “Ümmetimin şehidlerinin en efdali, zalim hükümdara emr-i bil-maruf ve nehyi anil-münker ettiği için hükümdar tarafından öldürülen kimsedir. Bu adam Cennet’te Hamza ve Cafer arasındadır” veya “En üstün cihad, zalim sultana karşı hak sözü söylemektir.” Ne var ki, böylesi sözlü çıkış ve tepkiler fitneyi uyandıracak ve onların zararı başkasına da dokunacaksa şayet, Gazzali, bunu da caiz görmemektedir…’

Diğer taraftan, şehrin erdemsiz yapısının kök salmış olması, zulmün yaygınlaşması ve erdemsiz yapının değiştirilemezliği durumunda ne yapılabileceği sorusu farklı bağlamlarda, örneğin Endülüslü İbn Bacce ve İbn Tufely gibi filozoflar tarafından tartışılmış ve oldukça orijinal çözümler üretilmiştir (sh.350). Bir başka deyişle, şehir erdemsiz ise erdemli insan bu şehirde nasıl yaşayacaktır veya ne yapmalıdır sorusunun cevabı tartışılmıştır. Örneğin İbn Bacce şehir erdemsiz ise en azından erdemli birey/mütevahhidi koruyarak erdemin şehirde temsiliyetinin imkânını aramış, böylesi bir bireyin kendisini koruyabilmesine yönelik “tedbiru’l-mütevahhid” kavramsallaştırmasıyla çözümler geliştirmeye çalışmıştır (sh. 352). İbn Tufeyl’de bu çözüm arayışı daha radikal bir evreye taşınarak ıssız adada tek başına yaşama dönüşmektedir (sh.358).

Sonuç olarak, İslam Düşüncesinde Adalet kitabı, adaleti yalnızca hukukun veya devlet yönetiminin konusu olmaktan çıkararak insanın varoluşundan başlayıp aileye, şehre, siyasete ve nihayet bütün kozmik düzene uzanan kurucu bir ilke olarak yeniden düşünmeye davet etmektedir. Bu perspektifte erdemli şehir, yalnızca adil kurumlara sahip bir şehir değil; insan-ı kâmil olma yolunda ilerleyen bireylerin birbirlerinin erdemini beslediği, yöneticinin adaletinin topluma, toplumun adaletinin de bireye yansıdığı canlı bir ahlâk düzenidir. Bu nedenle adalet, yalnızca hakların korunması değil, her şeyin hak ettiği yerde bulunması ve her ilişkinin kendi ölçüsü içinde kurulmasıdır. Belki de kitabın en önemli katkısı, günümüzde adaleti çoğu zaman sadece hukuk ve siyaset tartışmalarına indirgeyen anlayışa karşı, onu yeniden insanı, toplumu ve medeniyeti birlikte ayakta tutan temel ilke olarak hatırlatmasıdır. Erdemli insan ile erdemli şehrin birbirini inşa ettiği bu bütüncül yaklaşım, yalnızca İslam düşüncesinin tarihini anlamak için değil, günümüzün ahlâkî ve toplumsal krizlerini yeniden düşünmek için de güçlü bir düşünsel imkân sunmaktadır.

Aslında bu tartışmalar yalnızca klasik döneme ait teorik meseleler değildir. Günümüzde şehirler büyümüş, devlet yapıları karmaşıklaşmış ve dijital teknolojiler insanların gündelik hayatını derinden dönüştürmüş olsa da temel soru değişmemiştir. Bugün de bireyin kendi nefsinde adaleti gerçekleştirebilmesi ile yaşadığı toplumun adaletli kurumlara sahip olması arasındaki karşılıklı ilişkinin nasıl olması gerektiğine yönelik tartışmalar devam etmektedir. Güvenin zayıfladığı, kurumların sorgulandığı ve toplumsal kutuplaşmaların arttığı çağımızda erdemli insan ile erdemli şehir arasındaki bu karşılıklı inşa ilişkisini İslam düşüncesinin burada kısaca değinilemeye çalışılan birikimine dayalı olarak yeniden düşünmek, İslam düşüncesinin insanlığa sunduğu en önemli fırsatlardan biri olarak karşımızda durmakta ve değerlendirilmeyi beklemektedir.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.