s

Önce çaresizliği yendik

Bugün 30 Ağustos.

30 Ağustos’u düşündüğümde gözümün önüne hep aynı sahne geliyor: Kocatepe, Mustafa Kemal, dürbün, top sesleri, ilerleyen askerler… Ama bana asıl çarpıcı gelen, 1919’da bunca yenilginin ardından zaferin hâlâ mümkün olduğuna inanılması.

Çünkü 1919’un Anadolu’sunda umut etmek için pek fazla neden yoktu.

İmparatorluğun yüzyıllardır hüküm sürdüğü Balkanlar çok kısa sürede büyük ölçüde elden çıkmıştı. Daha bu büyük travmanın yarası kapanmadan, Birinci Dünya Savaşı’nda ağır bir yenilgi alınmış, düşman savaş gemileri İstanbul önlerine demirlemişti. Savaşlar yüz binlerce can almış, göçler yaşanmış, ülke çok yoksullaşmıştı. Ordu terhis edilirken, İzmir işgale uğramıştı.

Bu tabloya baktığımda, “Artık yapacak bir şey yok” diyenleri anlamak zor gelmiyor.

Böyle düşünenler de az değildi.

Siyaset ve aydın çevrelerinde, “Amerikan ya da İngiliz mandası”nı çıkış yolu olarak görenler vardı. Sivas Kongresi’nde manda meselesi tartışıldı.

Yıllardır cepheden cepheye koşmuş Anadolu insanının bir bölümünün, artık yalnız kendi köyünü, toprağını düşünmesi de şaşırtıcı değildi.

İnsan bazen yalnız yenilmez, yenilmekten de yorulur.

Geçen yıl Prof. Dr. Tayfun Uzbay ile sosyal teori alanında dünyanın saygın dergilerindenTheory and Society’de (Teori ve Toplum) yayımladığımız makalede “Kolektif Öğrenilmiş Çaresizlik” kavramını literatüre önerdik.

“Öğrenilmiş çaresizlik” psikolojide uzun zamandır biliniyor. İnsan, kontrol edemediği olumsuzluklarla tekrar tekrar karşılaşınca, bir süre sonra mücadeleden vazgeçiyor.

Biz şu soruyu sorduk: Aynı şey toplumların başına da gelir mi?

Bizim yanıtımız “evet”ti.

Toplumlar da art arda travmalar, krizler ve başarısızlıklar yaşadıklarında yalnızca yorulmuyor. “Bir şeyleri değiştirebiliriz” duygusunu da kaybediyor. Sonunda tanıdık bir cümle çıkıyor ortaya:

“Ne yapsak boş.”

Bence çaresizliğin asıl tehlikeli tarafı burada. Kötü şeyler yaşamaktan öte, bir süre sonra onlar karşısında hiçbir şey yapamayacağımıza inanmaya başlıyoruz.

1919 Anadolu’su, böyle bir ruh halinin kök salması için fazlasıyla ağır koşullar içindeydi.

Ama tarih başka türlü aktı.

Anadolu’nun çeşitli yerlerinde işgallere karşı direnişler başlamıştı. Mustafa Kemal ve onunla hareket eden asker, bürokrat ve aydınların belirleyici başarısı; bu dağınık iradeyi, ortak bir hedef etrafında örgütlemek oldu.

Amasya Genelgesi’ndeki o meşhur cümleyi, bugün bu gözle okuyunca bana başka türlü geliyor:

“Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”

Aslında iki farklı düşünce karşı karşıyaydı.

“Bizi birileri kurtarsın.”

Ve:

“Biz bir şey yapabiliriz.”

Benim için umut tam da budur: Her şeyin iyi olacağına inanmak değil, yapacaklarımızla sonucu değiştirebileceğimize inanmak.

Elbette umut tek başına savaş kazandırmaz. Örgütlenmeyle, hazırlıkla ve fedakârlıkla birleştiğinde “güç” olur.

Ordu yeniden kuruldu. Kağnılar cephane taşıdı. İnsanlar ellerindekini paylaştı. Sakarya’dan sonra aylar boyunca Büyük Taarruz’a hazırlanıldı.

26 Ağustos 1922 sabahı başlayan taarruz, dört gün sonra Dumlupınar’da kesin sonuca ulaştı.

Bugün o zaferi kutluyoruz.

Ama ben 30 Ağustos’u yalnız geçmişte yaşanan bir gün olarak görmüyorum.

Çünkü toplumlar bugün de yoruluyor. Krizler, depremler, eşitsizlikler, gelecek kaygısı ve peş peşe gelen hayal kırıklıkları aynı cümleleri çoğaltıyor:

“Bir şey değişmez!”

“Bizden bir şey olmaz!”

“Boşuna uğraşma!”

Bunlar masum yakınmalar gibi görünebilir. Oysa bir toplum için asıl tehlike; sorunların büyüklüğü kadar, onları değiştirebileceğine dair inancını kaybetmesidir.

30 Ağustos’un bugüne bıraktığı en kıymetli miras belki de burada.

Zafer; hiç yenilmemiş insanların hikâyesi değildir. Defalarca yenilmiş, ağır bedeller ödemiş ama yenilgiden “yenilmek kaderimizdir” sonucunu çıkarmamış insanların hikâyesidir.

Bir toplumun geleceği; başına gelenler kadar, ondan ne öğrendiğine de bağlıdır.

Yenilgiyi yaşayabiliriz. Yeter ki çaresizliği öğrenmeyelim.

Categories: Önce çaresizliği yendik

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.