Pusuda bekleyen kalabalıklar…
71 yıl önce bugün, ülkemizde ağır bir trajedi yaşandı. Tarih bize yalanlarla kışkırtılmış bir güruhun, ellerinde sopalarla sokaklara fırlayıp gayrimüslimlerin dükkanlarını, evlerini, işyerlerini nasıl yağmaladığını unutturmadı.
Ama o gün tarihin bile bize hatırlatmaktan utandığı şeyler de oldu. İstanbul’un o çok kültürlü ruhuna asıl darbe, o öfkeli kalabalığın içinde olmayan ama hedef gösteren, seyreden, ihbar eden “komşular” dan geldi.

O gün birçok gayrimüslim, aynı sokakta, aynı apartmanda oturduğu, selamlaştığı, kahvesini içtiği, çocuğunu emanet ettiği yan komşunun dışarıda gözü dönmüş kalabalığa evini parmağıyla işaret etmesine tanık oldu. Ve onlar için asıl yıkım buydu.
Dünyanın hemen her yerinde o “komşular” hep oldu. Bugün de varlar. Sadece adları değişti. Şimdi o komşular, sosyal medyada ünlülerin, gazetecilerin, siyasetçilerin, sanatçıların takipçisi olup, kendilerine dijital küçük mahalleler yarattılar.
Ve hiç değişmediler. Hala zamanın ruhuna göre pozisyon alıyorlar. Paylaşımı beğenirse alkışlıyor. Ertesi gün beğenmezse hakaret ediyor. Öfkelenirse 1955’in ruhuyla takipçisi olduğu kişiyi paylaşımını etiketleyip ihbarda bulunuyor. Olmadı, hedef gösteriyor yeni trajedilere kapı aralayıncaya kadar da taciz ediyor.
★ ★ ★
13 milyon takipçisi olan Cem Yılmaz’ın kalp krizi geçirip hastaneye kaldırıldığı günlerde dijital bir güruh tarafından linç edilmesi de bunun çarpıcı bir örneği. Gayrimüslim komşusunun evini eli sopalı kalabalığa gösteren o “yan komşu” gibi, bugün de bazı takipçiler takip ettikleri sanatçıyı sırf üzmek, aşağılamak beddua etmek, “Keşke ölseydin” diyebilmek için açığını kolluyor, düşeceği anı bekliyor.
Sonuçta, bilgi bolluğu ya da iletişim çağında olmamız bizi daha medeni yapmadı; sadece dijital komşuların eline daha gelişmiş gözetleme kuleleri verdi.

1955’te “Atatürk’ün evi bombalandı” yalanının yerini bugün başka sahte bir tweet de alabilir. Hatta bugün sizin düşüncenizi ifade eden bir paylaşım da aynı mekanizmayı tetikleyebilir. Takipçiniz bir anda sizi, sizin düşüncelerinizden ve paylaşımlarınızdan beslenen bir nefret objesine dönüştürebilir.
Komşusunun kapısını işaret eden insan profili ile bugün nefret ettiği ünlüyü ya da bir gazeteciyi pürdikkat takip edip pusuda bekleyen dijital kitle aslında aynı psikolojinin bazı izlerini taşıyor. Bugün 3 milyon takipçisi olmakla övünenler aslında etrafında 3 milyon hayran değil, potansiyel “işaret parmağı” topluyor olabilir. Gazeteciyi hedef göstererek emniyetin hesabını etiketleyip ekran görüntüsünü alıp “Bakın ne dedi!” diye dijital linç güruhunun önüne atan parmak da aynı parmaktır. Takipçi sayısı büyüdükçe hayranlar artıyor sanılıyor. Oysa o takipçiler hiç beklemediğiniz bir anda hedef gösterme kapasitesine dönüşebiliyor.
★ ★ ★
Peki insanlar neden nefret ettikleri insanları takip eder? Çünkü bazen nefret de bir takip biçimidir. Kendini haklı, hatta ahlaken üstün gördükçe hakaret etmek kolaylaşır. Aynı zihniyete sahip insanlarla birlikte yarattıkları o dijital mahalle de onlara sahte bir güç ve aidiyet duygusu verir.
1955’te Beyoğlu’nda kumaş balyalarını sokakta yırtan o öfkeli kalabalık da ertesi gün o insanların yüzüne bakan komşulardı. Bugün, Cem Yılmaz’a ya da başka bir figüre en ağır hakaretleri yazanlar da akşam evinde çay içen sıradan “komşularımız.
Bugün iletişim araçları değişse de insanın başkasının hayatını karartırken kendisini kalabalığın içinde görünür kılma arzusu hiç değişmedi. Prof. Dr. Engin Geçtan bunu duygusal faşizm olarak açıklamıştı: “Benim yaşam sevincim köreliyorsa, seninki de körelmeli” diyerek.
Categories: Pusuda bekleyen kalabalıklar…
Sende Yorum yap