Tanımak gereken genç bir yetenek

Pazar günü genç bir sanatçının atölyesini ziyaret ettim ve kendisiyle tanıştım.
Selin Gençoğlu, son zamanlarda Summart’ta sergilediği işleriyle dikkat çekiyor.
Karaköy’deki atölyesinde ilk dikkatimi çeken şey, yaptığı işlerin ve anlatmak istediklerinin yaşından daha olgun olması.
1999 doğumlu Selin Gençoğlu, mimarlık eğitiminin ardından ağırlıklı olarak sanata yönelmiş, resim ve fotoğraf arasında dolaşıyor, bir yandan da mimarlık ve tasarım deneyimini tamamen geride bırakmak yerine çalışmalarının içine taşıyor.

École Nationale Supérieure d’Architecture de Paris-Belleville’de aldığı eğitim, resimlerindeki mekan duygusuna, figürlerin yerleştirilme biçimine ve hatta bazen bir sahne tasarımı hissi veren kompozisyonlarına ister istemez yansıyor.
Atölyede işlerini anlatırken, bastırılmış duygulardan, içsel çatışmalardan, görünmeyen dünyalardan söz ediyor, ancak bunu ağır ve teorik bir sanat diliyle yapmıyor, daha çok kendi kurduğu tuhaf dünyanın karakterlerini anlatıyormuş gibi konuşuyor ve belki de işlerinin en güzel tarafı tam burada ortaya çıkıyor.
Selin’in resimlerinde karanlık var ama bu karanlık kendisini fazla ciddiye almıyor.
Yoğun kırmızıların içinde maskeli figürler, tuhaf yaratıklar, şeytanı andıran karakterler ve ritüel duygusu taşıyan sahneler görüyoruz, ilk bakışta biraz ürkütücü, biraz grotesk, hatta yer yer çocukça görünen bu karakterler aslında birbirleriyle garip bir uyum içinde yaşıyorlar ve resimlere biraz daha uzun baktığınızda amacın korkutmak olmadığını fark ediyorsunuz.
Daha çok bizi kendi zihninin kapısından içeri sokuyor ve orada herkesin zaman zaman karşılaştığı ama gündelik hayatın içinde üzerine konuşmayı pek tercih etmediğimiz duygulara birer beden veriyor.
Selin, masumiyet ile karanlığı birbirinin karşıtı gibi kurmuyor, tam tersine ikisini aynı anda var edebiliyor, çünkü çocukça bir figürün yanında şeytani bir karakter durabiliyor, komik görünen bir sahne birkaç saniye sonra huzursuz edici hâle gelebiliyor ve tam bu noktada resimlerin atmosferi devreye giriyor, renk artık bütün sahnenin psikolojisini belirleyen bir unsura dönüşüyor.
Selin’in ‘Picnic with the Demons’ gibi işleri bu açıdan çok şey söylüyor, kötülük ile çocukluk, neşe, arkadaşlık ve gündelik hayat yan yana geliyor.
Ortaya korkudan çok, insanın kendi karanlığıyla yaşamayı öğrenmesi gerektiği çıkıyor.
Selin’in resimlerinde sessizlik, kırılganlık ve kayıp duygusunu taşıyan bebekler de dikkat çekiyor.
Ölü bebek imgeleri, işlerin içindeki en rahatsız edici unsurlardan biri ve tam da bu nedenle önemli.
Çünkü burada ölüm, dramatik bir olay olarak resmin içine sonradan eklenmiş gibi durmuyor, daha başından beri o dünyanın parçası.
Bebek figürü normalde masumiyetin, geleceğin ve korunma ihtiyacının en güçlü sembollerinden biri, ancak Selin bu sembolü tersine çevirerek izleyiciyi zor bir soruyla baş başa bırakıyor.
Masumiyet gerçekten karanlığın karşıtı mı, yoksa karanlık dediğimiz şey zaten en masum gördüğümüz imgelerin içinde de var mı?
Bu resimlere bakarken ister istemez sanat tarihinde ölüm ve çocukluk arasındaki ilişkinin izleri de, özellikle erken dönem fotoğrafçılığındaki “hidden mother” geleneği de akla geliyor.
Selin’in kariyerinin daha başında olmasına rağmen sergi geçmişi de dikkat çekici, 2025’te IAAF Art Fair’de gerçekleştirdiği solo serginin ardından 2026’da Summart Gallery ile Placed / Misplaced ve Contemporary Istanbul-Bloom gibi grup sergilerinde yer almış olması, genç yaşta kendi görsel dilini oluşturduğunu gösteriyor.
Belli ki kendi dünyasını kurmaya başlamış, şimdi önemli olan o dünyanın önümüzdeki yıllarda nasıl büyüyeceği.
Sende Yorum yap