s

Festivalde Sandra Hüller günü

Avusturyalı yönetmen Markus Schleinzer 50 yaşını doldurduğunda bir arkadaşı ona onun doğumundan (yani 1971’den) tam 250 yıl önce Prusya Kralı I. Friedrich Wilhelm tarafından idam cezasına çarptırılan bir kadından söz ediyor. Adı Catharina Margaretha Linck. Hayatının büyük bölümünde erkek kılığında gezmiş, asker olarak olarak savaşmış, vaizlik yapmış ve bir kadınla evlenmiş. Kendini Rosenstengel (Gül Sapı) adıyla tanıtmış.

Bu hikâye yönetmeni tarih boyunca erkek kimliğine bürünen, kendisini erkek olarak tanıtan kadınlar üzerine bir araştırma yapmaya yöneltmiş. “Nedir bir insanı kendisine hak tanınmayan şeyleri yaşamak adına başka bir kimliğe bürünmeye iten şey?” sorusunun peşine düşmüş. Aslında sorunun cevabını Catharina çoktan vermiş durumda: “Pantolonda daha fazla özgürlük vardı”.

Schleinzer bu sorunun peşinde ucu aynı noktaya çıkan pek çok sebebe ulaşmış: Genç bir kadın olarak zorla evlendirilmekten kurtulmak, baba ya da koca şiddetinden kaçmak, eşinin ölümünden sonra geçimini sağlayabilmek, kocasının peşinden savaşa gitmek, toprak sahibi olabilmek... Yani eninde sonunda “daha fazla özgürlük”.

Ve hem Catharina’nın hikâyesinden hem de bütün bu kadınların pantolon içindeki özgürlük mücadelesinden doğan yeni bir soru Schleinzer’e “Rose”un hikâyesini getirmiş: Neden bazı insanların doğuştan sahip olduğu en doğal haklar başka insanlara yasak?

Sandra Hüller’in insanı hayran bırakan ve ona Berlin’den En İyi Oyuncu Ödülü’nü getiren bir performansla canlandırdığı Rose, 17. yüzyılın başlarında, Otuz Yıl Savaşları’nın ardından bir Protestan köyüne gelen gizemli bir asker. Ufak tefek, yüzünde derin bir yara izi var, az konuşuyor, içine kapalı biraz. Terk edilmiş bir çiftliğin varisi olduğunu ilan edip köye yerleşiyor ve kendini bu kapalı topluluğa kabul ettiriyor. Ancak bir noktadan sonra her erkek gibi evlenmesi gerekiyor. Sırları ve yalanları ile birlikte.

“Rose”, hikâyenin geçtiği baskıcı, karanlık amosferin altını daha da çizecek, o tekinsizliğe seyirciyi tamamen dahil edecek şekilde siyah beyaz çekilmiş. Sandra Hüller aklımıza gelebilecek bütün erkek taklitlerinden uzak bir erkek olmuş, vücut diliyle, yürüyüşü, oturup kalkışıyla. Çok çarpıcı, çok düşündürücü bir film. Yönetmenin izini sürdüğü soruların ise hiçbir zaman modası geçmiyor maalesef.

“Rose”, Türkiye prömiyerini 45. İstanbul Film Festivali’nde yapmış ve En İyi Senaryo Ödülü’nü almıştı. Ayvalık Uluslararası Film Festivali izleyicileri içinse bugün 12.30’da Rauf Denktaş Salonu’nda, 20 Eylül Pazar 19.00’da ise Vural Sineması’nda gösteriliyor.

Ayvalık’ta bugün (ve Pazar) için Sandra Hüller günü diyebiliriz. Çünkü bugün saat 21.00’de Vural Sineması’nda da “Ata Yurdu” (Fatherland) var. Paweł Pawlikowski’ye Cannes’da En İyi Yönetmen Ödülü’nü getiren film, Nobel Ödüllü yazar Thomas Mann (Hanns Zischler) ile kızı Erika’nın (Sandra Hüller) 16 yıllık ABD sürgününün ardından yazarın alacağı Goethe Ödülü için Almanya’ya dönüş hikayesini anlatıyor. Gene siyah beyaz, gene tarihin kasvetli dönemlerinden biri ve gene şahane bir Sandra Hüller.

Çok etkiletici bir telefon konuşması sahnesiyle açılan filmde savaş sonrası Avrupası’nın ağır duygusu bir yana, baba – kız ilişkisi, aile bağları ve intihar eden oğul Klaus Mann üzerinden yaşanan (ya da yaşanamayan) yas ve pişmanlık çok kuvvetli işleniyor. 20 Eylül Pazar 19.00’da Rauf Denktaş’ta tekrarı var.

“Fatherland”in 9–18 Ekim’de İstanbul’da, 15–18 Ekim’de Ankara’da, 22–25 Ekim’de ise İzmir ve Mersin’de gerçekleştirilecek Filmekimi’nin programında yer aldığını da müjdeleyelim.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.