Kapınızı kim çalacak?
Geçen haftanın büyük bölümünü evde hasta geçirdim.
Evden çıkamayınca, gün ateş ölçmekle, ilaç saatlerini takip etmekle ve canınız hiçbir şey istemezken kendinize zorla bir şeyler yedirmeye çalışmakla geçiyor.
Neyse ki artık pek çok şeyi evden çıkmadan da halledebiliyoruz. Yemek, market alışverişi, ilaç... Birkaç dokunuşla ihtiyacınız olan şey kapınıza geliyor.
Ama evden çıkamadığım günlerde, bana iyi gelen şeylerden biri kolay siparişler değildi.
Birinin aramasıydı.
“Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sormasıydı. Bir arkadaşımın gelip yemek hazırlamasıydı.
Ben 52 yaşındayım. Bazı arkadaşlıklarım yirmi, otuz yıllık. Hatta bazıları daha da eski. Her gün görüşmüyoruz. Bazen aylar geçiyor. Ama gerektiğinde kimi arayabileceğimi biliyorum.
Kuşağımı fazla romantikleştirmeyeyim. Bizim de kopup giden dostluklarımız, yıllardır görmediğimiz insanlar var.
Ama bugünün gençleriyle ilgili rakamlara bakınca insan ister istemez geleceği düşünüyor.
İngiltere’de 16-21 yaşındakiler arasında “hiç yakın arkadaşı olmadığını” söyleyenlerin oranı 2014’te her yüz kişiden biriyken, bugün her yirmi kişiden bire çıkmış.
Bu İngiltere. Elbette “Türkiye’de de oran aynıdır” diyemeyiz.
Ama 2025 Dünya Mutluluk Raporu’na göre, dünya genelinde 18-29 yaşındaki genç yetişkinlerin yüzde 19’u, ihtiyaç duyduğunda güvenebileceği hiç kimse olmadığını söylüyor. Üstelik bu oran 2006’ya göre yüzde 39 artmış.
Yalnız hissetmek başka.
Başınıza gerçekten bir şey geldiğinde arayabileceğiniz kimsenin olmaması başka.
Bugün 20 yaşında olan biri, 30 küsur yıl sonra benim yaşıma geldiğinde bu soruya ne cevap verecek? Bilmiyoruz.
Ama arkadaşlıkların çoğunun yıllar içinde kurulup güçlendiğini düşünürsek, bugünkü rakamları “yalnız bugünün yalnızlık sorunu” olarak görmek fazla iyimser olabilir.
Bu noktada faturayı telefona kesmek kolay.
“Gençler ekrandan başlarını kaldırmıyor.”
Bunda doğruluk payı var, ama yarın bütün telefonları toplasak eski mahalle geri gelmeyecek.
Çünkü arkadaşlık için insanların birbirini sevmesi yetmiyor. Birbirlerine rastlamaları da gerekiyor. Hem de tekrar tekrar.
Biz çocukken bunun için ayrıca çaba göstermiyorduk. Aynı okulda, aynı mahalledeydik. Aynı sokaklarda oyalanıyorduk.
Arkadaşımızla görüşmek için üç hafta sonrasına gün vermiyorduk. Bugün özellikle büyük şehirlerde hayat başka türlü.
İş başka yerde, ev başka yerde. Trafik var, çocuk var, yorgunluk var.
Bir arkadaşla kahve içmek bile bazen iki kişinin takvimlerini küçük bir diplomatik görüşme ciddiyetiyle karşılaştırmasını gerektiriyor.
“Salı olmaz.”
“Perşembe geç çıkarım.”
“Haftaya konuşalım.”
Sonra o hafta da geçiyor.
Bir de para meselesi var. Dışarı çıkmak, bir yerde oturmak, ulaşım... Arkadaşlarla görüşmenin bile, mecburen hesabı yapılır oldu. Sonra yalnız kalan insana “Biraz sosyalleş” diyoruz. Sanki mesele sadece evden çıkmaya karar vermekmiş gibi. Beni asıl düşündüren ise bundan sonrası.
Bugün yemeğimizi, alışverişimizi, ulaşımımızı uygulamalara bıraktık. Hiç de uzak olmayan bir gelecekte bakımımızın bir kısmını robotlara, sohbet ihtiyacımızın bir bölümünü yapay zekâya bırakmamız şaşırtıcı olmayacak.
Bunda kötü bir şey de olmayabilir. Tek başına yaşayan birinin ilacını hatırlatan, düştüğünde yardım çağıran bir sistem hayat kurtarabilir. Derdim teknolojiyle değil.
İnsanların birbirleri için yaptıkları şeylerin yerini, fark etmeden hizmetlerin almasıyla. Bir robot ilacınızı verebilir. Ateşinizi ölçebilir. Yemeğinizi hazırlayabilir. Hatta sizinle sohbet de edebilir. Ama bunları sizi düşündüğü için yapmaz.
Geçen hafta bir arkadaşımın gelip hazırladığı yemekle, telefondan verdiğim sipariş aynı işi yapıyordu. Karnımı doyuruyordu. Sonra uzun zaman, “Aklımda ne kaldı?” diye düşündüm. Yemeğin kendisi değil, birinin beni düşünüp gelmiş olmasıydı.
Belki yakın gelecekte hayatımız için gereken hemen her hizmeti satın alabileceğiz. Yemeği, bakımı, ulaşımı, hatta sohbeti... Asıl korkum, bütün bunlara sahip olup yine de arayacak kimsemizin olmaması. Yemeği kapımıza getirecek hizmetleri hep bulacağız.
Mesele, bizi düşünüp gelecek birilerinin kalıp kalmayacağı.
Sende Yorum yap