İngiltere, imana mı geldi?
İsrail ile İngiltere’nin dostluğu anlatılmakla bitmez. “İsrail’i ABD değil, İngiltere kurdu” derseniz, tam gerçeği ifade etmiş olursunuz. Daha da geri gidebiliriz: “Yahudilere bir vatan kurma” projesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun yok edilmesi projesidir ve ana vatanı İngiltere, fikir babası da Balfour kontu James Balfour isimli, 1902’den 1905’e kadar Başbakan, 1916’dan 1919’a kadar Dışişleri Bakanı olarak görev yapmış, felsefeci bir İskoç’tur.
Önce Batı Şeria işgal edilerek Filistin Yönetimi’nin adeta yok edilmesi, sonra Gazze’de soykırım ve işgal, Suriye ve Lübnan topraklarının parça parça ele geçirilmesinde İsrail’i destekleyen, ona silah ve BM’de koruma şemsiyesi sağlayan, silah satan, para veren hep İngiltere oldu. Evet, BM’de Filistin’in üyeliği aleyhine oy kullanmadı; ama “Birleşik Krallık” Filistin’in BM üyelik girişimleri ve haklarına ilişkin her kritik oylamada çekimser kaldı. BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olarak İngiltere, “Yahudiler için bir vatan” projesinin de, daha sonra İsrail yönetiminin de Uluslararası Siyonizm tarafından “çalınmasına” destek oldu, kılıf hazırladı.
İngilizlerin “to find the religion” (dini bulmak) diye bir deyimi vardır; tam olarak “imana gelmek” anlamındadır. Bu İngiltere, 8 Eylül günü Filistin topraklarının İsrail işgalini resmen yasadışı ilan etti ve yasadışı yerleşimlere yönelik kapsamlı yaptırımlar açıkladı.
Dışişleri Bakanı Ed Miliband, parlamentoda Batı Şeria’daki işgalin ve yerleşimlerin hızla genişlemesinin yasadışı olduğunu belirterek, İsrail’i yerleşimciler tarafından etnik temizliği önlememekle suçladı. Hem de ne belirtmeler, ne suçlamalar! Ve bu konuşma yapılırken, milletvekillerinin onay ifade eden haykırışlarını duysanız, oturumun TBMM’de yapıldığını sanırsınız!
Mesele ne kadar ciddi ise de olay, o kadar absürd (mantıksız, olanaksız, düşünülemez) ki, gerçekten bu ülkenin İngiltere, kararı alanın da 20 Temmuz’da göreve başlayan Başbakan Andy Burnham’ın İşçi Partisi hükümeti olduğuna inanmak ve ciddiyetinizi muhafaza etmek aynı anda çok mümkün olamıyor.
Ne oldu da, Birleşik Krallık, Batı Şeria’daki Siyonist kamplarından kaynaklanan tüm ithalatı yasakladı; bu yerleşimlere altyapı sağlayan şirketlere ve kişilere yaptırımlar uygulayıp, işgale katkıda bulunan silah firmalarına ihracat lisansı kısıtlamaları getirdi? İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar da herkes gibi ne diyeceğini şaşırmış olmalı ki, “skandal” demekle yetindi. İngiltere’nin bugün resmen İsrail’in başkenti olarak tanıdığı Doğu Kudüs’te, 1924 yılında (tarihe dikkat edelim: ortada İsrail filan yok; sadece İngiliz mandası altında bir Filistin var!) o tarihte İngiltere Kralı olan 5’inci George’un adının verildiği bir cadde var; Kudüs belediye başkan yardımcısı Arieh King, caddenin adının değiştirileceğini açıkladı.
Her halde, Siyonistler de duyduklarına inanamıyor olmalılar ki, Trump ve Netanyahu’dan da ses çıkmadı. Ancak Trump Yönetiminin İngiltere’yi kınamamış olması, kulaklarına inanamamaktan değil de bir tür onaylama mesajı verme çabasına benziyor. Axios haber sitesine göre, İngiltere Başbakanı Andy Burnham, yaptırım kararını açıklamadan önce Başkan Trump’a bizzat bilgi verdi; Trump buna itiraz etmedi, Burnham’dan izlediği yolu değiştirmesini istemedi. Bu, yaptırımları onaylamasa da Trump’ın Netanyahu ile arasına mesafe koyma çabasının bir uzantısı olabilir. Amerikan halkı, Trump’ın Netanyahu’nun kuklası rolüne ve bunun sonuçlarından biri olan pahalılığa o kadar kızmaya başladı ki, Trump’ın yardımcısı JD Vance bile “İsrail ile aramıza mesafe koyabiliriz!” demeye başladı.
Fakat İngiltere’nin, attığı bu adımın sonuçlarından, mesela Siyonistlerin intikam girişiminde bulunmasından korktuğunu söyleyebiliriz: hükumet bir “ulusal dayanıklılık kampanyası” açarak halkı evlerinde en az üç günlük konserve gıda, içme suyu ve diğer temel ihtiyaç malzemelerini ellerinde bulundurmaya çağırdı.
İngiltere’ye edindiği bu yeni “siyasal iman” acaba çok mu ağır gelecek?
Categories: İngiltere, imana mı geldi?
Sende Yorum yap