s

Algoritmik Çağda Kötülüğün Sıradanlaşması

Önceki yazımızda Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramından hareketle kötülüğün insan ve toplum düzeyinde nasıl normalleşebildiğini tartışmış ve bu süreci İslam ahlâk düşüncesinin kavramlarıyla birlikte yeniden ve farklı bir bağlamda değerlendirmiştik. Gafletle başlayan, tekrar ve ülfetle güçlenen, ahlâkî duyarlılığın zayıflaması ve tezyinle devam eden bu sürecin sonunda “münkerin maruflaşması” olarak adlandırabileceğimiz bir noktaya ulaşılabileceğini belirtmiştik. Burada kastettiğimiz kötülüğün ahlâken iyiye dönüşmesi değil, toplumun kötülüğü yadırgama kapasitesinin zayıflamasıydı. Kötülük kötülük olarak kalmakta fakat insanın onunla kurduğu ilişki değişmekte; başlangıçta insanı sarsan, öfkelendiren veya harekete geçiren bir davranış zaman içerisinde tanıdık, olağan ve nihayet gündelik hayatın normal bir parçası hâline gelebilmektedir.

Günümüzde ise bu süreci hızlandıran ve ona yeni bir boyut kazandıran çok önemli bir araç devrededir: algoritmalar. Bugün milyarlarca insan dünyada olup bitenlerin önemli bir bölümünü televizyon veya gazetelerin belirli bir editoryal düzen içerisinde sunduğu haberlerden değil, dijital sosyal medya platformlarının sürekli yenilenen akışlarından takip ediyor. Hangi haberle, görüntüyle veya yorumla karşılaşacağımızı büyük ölçüde algoritmalar belirliyor. Bu algoritmaların temel amacı ise dikkatimizi mümkün olduğunca uzun süre platformda tutabilecek içerikleri önümüze getirmek. Böylece ahlâkî bakımdan karşılıkları birbirinden tamamen farklı olaylar, aynı teknolojik akış içerisinde peş peşe verilerek akıtılmaktadır.

Bir sosyal medya kullanıcısının birkaç dakikalık deneyimini düşünelim. Ekranında önce bir savaşta öldürülen çocukların görüntüsü beliriyor. Parmağını kaydırıyor ve birkaç saniye sonra sevdiği takımın attığı golü izliyor. Bir sonraki içerikte bir kozmetik ürününün reklamıyla karşılaşıyor. Ardından bombalanmış bir şehrin görüntüsü geliyor. Sonra komik bir kedi videosu, ardından açlıktan ölmek üzere olan insanların görüntüleri, sonra bir tatil reklamı, ardından bir magazin haberi... Bütün bu içeriklerin ahlâkî bakımdan aralarındaki fark giderek belirsizleştirilmektedir. Hepsi aynı büyüklükteki ekranda görünmekte, hepsi birkaç saniye içerisinde tüketilmekte ve hepsi bir parmak hareketiyle geride bırakılabilmektedir.

Bu bağlamda Arendt’in dünyasında bürokrasi, insanın kendisi ile yaptığı eylemin ahlâkî anlamı/sorumluluğu arasına mesafe koyabiliyordu. Kişi görevini yerine getiriyor fakat yaptığı işin daha büyük sistem içerisinde ne anlama geldiği üzerinde düşünmüyordu. Dijital dünyada ise benzer bir mesafe bu defa kötülüğün failiyle değil, kötülüğün seyircisiyle ilgili olarak ortaya çıkmaktadır. İnsan görmekte fakat gördüğü üzerinde durmamaktadır. Bilmekte fakat bildiği şeyin ahlâkî ağırlığının kendi dünyasına nüfuz etmesine fırsat vermemektedir.

Dolayısıyla, algoritmik akış da kötülüğü sıradanlaştırmaktadır. Bunu yaparken işleyen ilk mekanizma ahlâkî hiyerarşinin düzleştirilmesidir. Bir çocuğun ölümü ile bir futbol golünün, savaş görüntüsü ile bir reklamın, açlık haberi ile eğlence videosunun hepsine teknolojik olarak aynı muamele yapılmaktadır. Hepsi içeriktir ve insan birinden diğerine aynı hareketle geçmektedir. Böylece teknolojik eşitlik, ahlâkî bir eşitlenme riski doğurmaktadır. Dahası, algoritmanın kötülüğü sıradanlaştırabilmesi için bize “Bu kötü değildir” demesi veya kötülüğü açıkça savunması veya meşrulaştırması da gerekmemektedir. Örneğin, geleneksel propaganda kötülüğü gerekçelendirmeye çalışırken yeni dönemde algoritmik akışın bunu yapmasına bile gerek yoktur. Kötülüğü sonsuz içerik akışının sıradan bir parçasına dönüştürmesi yeterlidir. Bir başka deyişle, geleneksel propaganda kötülüğün anlamını değiştirmeye çalışırken algoritmik akış kötülüğün ağırlığını değiştirerek ve bağlamını tağyir ederek aynı sonucu üretmektedir.

Dolayısıyla, algoritmik akışta kötülüğün sıradanlaşmasının birinci mekanizması ahlâkî hiyerarşiyi düzleştirmeyken böylece oluşturulan ikinci mekanizma bağlamın kaybolmasıdır. Geleneksel bir gazetenin birinci sayfasında veya televizyonun ana haber bülteninde en azından teorik olarak olaylar arasında bir önem sıralaması vardır. Büyük bir savaş, deprem veya toplumsal felaket diğer haberlerden ayrılarak sunulurken dijital akışta olayların her biri bir ilişki olmaksızın kendisinden önceki ve sonraki içeriklerin arasına sıkıştırılmakta ve bağlamından kopartılmaktadır.

Üçüncü mekanizma ise hızdır. Ahlâkî muhakeme zaman ister. Bir insanın acısı karşısında durmak, gördüğümüz olayın nedenlerini düşünmek, mağdurla empati kurmak ve “Benim burada bir sorumluluğum var mı?” diye sormak zorunlu olarak zihinsel bir yavaşlamayı gerektirir. Oysa algoritmik akışın temel mantığı durmak değil, devam etmektir. Akışın sonu yoktur. Her içeriğin arkasında başka bir içerik beklemektedir. Birkaç saniye önce gördüğümüz trajedinin oluşturduğu duygu henüz zihnimizde yerleşmeden yeni bir görüntü onun üzerine binmektedir.

Dijital platformların kullandıkları dördüncü mekanizma ise tekrardır. İnsan zihninin tekrar karşısındaki uyum kapasitesi hayatı sürdürebilmek için zorunludur. Her gün karşılaştığımız her uyaranı ilk defa görüyormuş gibi yaşayamayız. İlk defa görülen bir savaş görüntüsü insanı derinden sarsabilir. Aynı veya benzer görüntüler yüzlerce defa tekrarlandığında ise ilk görüntünün oluşturduğu etki giderek azalabilir. İlkinde görüntüyü izler, haberin ayrıntılarını okur ve belki uzun süre düşünürüz. Onuncusunda sadece birkaç saniye bakarız. Yüzüncüsünde ise parmağımızı kaydırarak bir sonraki içeriğe geçebiliriz. Dolayısıyla, daha fazla görmek her zaman daha fazla bilmek, daha fazla anlamak ve daha fazla duyarlılık göstermek anlamına gelmemektedir. Bazen daha fazla görmek daha az hissetmeye yol açabilir. İnsan zihni bu yoğunluk karşısında kendisini korumak için görüntüleri sıradanlaştırmaya başlayabilir. Böylece kötülüğün nesnel ağırlığı değişmediği hâlde ona verdiğimiz öznel ve ahlâkî tepkinin şiddeti azalır. Önceki yazımızda “ülfet” olarak ele aldığımız mekanizma dijital dünyada olağanüstü bir hız kazanır. Kumar bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Kumarın dijital platformlarda oyun, eğlence, spor veya kolay para kazanma söylemleriyle sürekli görünür hâle gelmesi, özellikle gençlerin onunla kurduğu ilişkiyi değiştirmektedir. İnsan ilk karşılaşmada tehlikeli veya ahlâken sorunlu gördüğü bir davranışı sürekli reklamlar, fenomenler, spor içerikleri ve sosyal medya paylaşımları içerisinde gördüğünde ona giderek alışmakta ve bir süre sonra sorun “kumar doğru mudur?” olmaktan çıkarak “hangi platform daha güvenilir?”, “ne kadar oynanabilir?” veya “nasıl kazanılır?” sorularına dönüşmektedir. İşte bu soru/tutum değişikliği münkerin maruflaştırılmasının önemli bir göstergedir. Ahlâkî tartışma davranışın kendisinden çekilmiş, davranışın nasıl gerçekleştirileceğine kaymıştır.

Fakat algoritmik sistemlerin sıradanlaştırıcı etkisinin belki de en önemli özelliği yalnızca tekrar değil, kişiselleştirilmiş tekrardır. Geleneksel kitle iletişiminde aynı gazete veya televizyon yayını milyonlarca insana büyük ölçüde aynı içeriği sunarken algoritmik sistemler her kullanıcı için farklı bir dünya kurabilmektedir. Bir kişi belirli türdeki içeriklerle etkileşime girdikçe sistem ona benzer içerikleri daha fazla göstermektedir. Algoritmik sistem açısından burada belirleyici olan davranışın ahlâkî niteliği değil, kullanıcının onunla etkileşim kurmasıdır. Kullanıcı belirli bir içerikle ilgilendikçe sistem benzer içerikleri daha fazla gösterir; böylece başlangıçta sınırlı olan bir ilgi, eğilim veya zaaf giderek daha yoğun bir içerik çevresine dönüşebilir. Algoritmanın kullanıcıyı ahlâken bozmayı amaçlaması gerekmez. Etkileşimi artırmaya yönelik teknik mantığın kendisi, bazı durumlarda insanın zaaflarını sürekli besleyen bir sonuç üretebilir.

Böylece insan yalnızca belirli davranışlara alış(tırıl)maz; aynı zamanda o davranışların gerçekte olduğundan çok daha yaygın olduğu izlenimine kapılması da teşvik edilir. Bu nokta son derece önemlidir. Çünkü insanın ahlâkî değerlendirmesi yalnızca “Bu doğru mu?” sorusundan etkilenmez; “Başkaları ne yapıyor?” sorusundan da etkilenir. İnsan çevresindeki herkesin belirli bir davranışı yaptığını düşünmeye başladığında o davranışın normalliğine ilişkin algısı değişmektedir. İnsan, algoritmanın kendisine seçerek gösterdiği davranışları toplumun genel davranışı sanabilir. Böylece “zaten herkes böyle yapıyor” cümlesi artık yalnızca kişinin kendisini rahatlatmak için kullandığı bir mazeret değil, algoritmik olarak üretilmiş bir gerçeklik algısının sonucu hâline gelmektedir.

Bu durum önceki yazımızda sözünü ettiğimiz tezyin ve meşrulaştırma mekanizmasını da güçlendirmektedir. Bir davranışın sürekli görünür olması onun yalnızca tanıdıklaşmasını sağlamaz; ayrıca sosyal onay gördüğü izlenimini de oluşturur. Çünkü beğeniler, görüntülenme sayıları, paylaşım rakamları ve takipçi sayıları ahlâkî birer ölçüt olmadıkları hâlde psikolojik olarak toplumsal kabul göstergeleri gibi işlev görmektedir. Milyonlarca kez izlenen bir davranışın yanlış olabileceğini bilsek bile artık onun normal olduğuna daha kolay inanabiliriz. Böylece dijital dünyanın nicelikleri farkında olmadan ahlâkî değerlendirmelerimizin üzerine yerleşmeye başlamaktadır. Dolayısıyla, algoritma yalnızca ne gördüğümüzü değil, neyi normal kabul ettiğimizi de dolaylı biçimde etkilemektedir. Dahası, bu etki herhangi bir merkezî otoritenin “bunu normal kabul edin” demesiyle gerçekleşmemekte, ancak çok daha sessiz ve derinden işlemektedir. Tekrar, görünürlük, etkileşim ve kişiselleştirme yoluyla bazı davranışlar gündelik hayatın doğal parçalarıymış gibi görünmeye başlamaktadır. Münkerin maruflaştırılmasının dijital çağdaki yeni biçimi belki de tam olarak budur.

Benzer bir dönüşüm hakaret ve şiddet dilinde de görülebilir. Sosyal medya platformlarında ağır hakaretler, aşağılamalar, linç kampanyaları veya insanların özel hayatlarının teşhir edilmesi sürekli tekrarlandığında iletişimin olağan biçimleri gibi algılanmaya başlamaktadır. Daha önce yüz yüze söylenmesi toplumsal olarak son derece ağır kabul edilecek sözler, ekranın arkasından birkaç saniye içerisinde yazılabilir. Üstelik yüksek etkileşim alan saldırgan içeriklerin daha fazla görünürlük kazanması, saldırganlığın yalnızca normalleşmesine değil ödüllendirilmesine de yol açabilir. İnsan zamanla “böyle konuşmak yanlış” demek yerine “sosyal medya zaten böyle” demeye başlar. Bu cümle aslında normalleşmenin dilidir. Mahremiyet konusunda da benzer bir süreç yaşanmaktadır. İnsanların özel hayatlarının, aile ilişkilerinin, çocuklarının, evlerinin ve en mahrem anlarının sürekli paylaşılması, daha önce özel alan olarak görülen şeylerin kamusal içeriğe dönüşmesine yol açmaktadır. Burada da dönüşüm bir anda gerçekleşmez. Önce sıra dışı görülen davranış tekrar edilir, görünürlük kazanır, başkaları tarafından taklit edilir ve sonunda olağanlaşır. İnsanların özel hayatlarını teşhir etmeleri yalnızca kabul edilen değil, kimi zaman görünür olmanın neredeyse zorunlu şartlarından biri hâline getirilir.

Özetle, Arendt örneğinde bürokrasi kötülüğü “görev”e dönüştürerek fâil ile fiilin ahlâkî anlamı arasına mesafe koyarken, algoritmik akış kötülüğü “içerik”e dönüştürerek seyirci ile kötülüğe yönelik ahlâkî sorumluluk arasına mesafe koymaktadır. Birincisinde “ben sadece görevimi yaptım” diyen fail varken; ikincisinde “ben sadece gördüm” diyen bir seyirci vardır. Arendt’in temel sorusu “Sıradan insan nasıl böylesine büyük bir kötülük mekanizmasının parçası hâline gelebilir?” iken dijital çağ buna yeni bir boyut eklemekte ve sıradan insan kötülüğün sürekli seyircisi hâline gelmekte ve gördüklerinden giderek daha az rahatsızlık duymaktadır. İnsanlar giderek gördüklerine karşı bir sorumluluk duyamaz hale getirilmektedir.

Bu nedenle dijital çağda ahlâkî duyarlılığı korumanın yollarından biri belki de “durabilme” yeteneğini yeniden kazanmaktır. Algoritmik akış sürekli hareket etmemizi isterken ahlâk durmayı, düşünmeyi ve nihayetinde eyleme geçmeyi gerektirmektedir. Algoritmik akış durma-düşünme-eyleme geçme üçlüsünün tamamını ortadan kaldırmakta ve durmadan, düşünmeden, eylemeden sürekli baktırmaktadır. Görmek ile bakmak, haberdar olmak ile anlamak, izlemek ile şahitlik etmek arasında önemli farklar vardır. Belirleyici olan gördüğümüz şeyle nasıl bir ilişki kurduğumuzdur. Önceki yazımızda kötülüğe karşı ahlâkî direncin son sınırını İslam düşüncesindeki emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker çerçevesinde kalben buğzetme olarak ifade etmiştik. Dijital çağda bu kavram çok daha farklı bir önem kazanmaktadır. Çünkü algoritmik akışın oluşturduğu en büyük tehlikelerden biri insanın kötülüğü görmemesi değil, kötülüğü sürekli gördüğü hâlde artık ondan rahatsız olmamasıdır. İnsan savaş görüntüsünü görür, ölümü görür, şiddeti görür, kumarı görür, hakareti görür, mahremiyet ihlalini görür; fakat bütün bunlar gündelik akışın sıradan unsurlarına dönüştüğünde kalbinin verdiği tepki giderek zayıflar. Bu nedenle kalben buğzetmeyi, dijital çağda kötülüğün tekrar ve akış yoluyla insanın iç dünyasında normalleşmesine karşı son ahlâkî direnç noktası olarak yeniden düşünmek zorundayız.

Dolayısıyla Arendt’in ortaya koyduğu problem dijital çağda yeni bir boyut kazanmıştır. Arendt’in dünyasında bürokrasi, kötülüğü “görev”e dönüştürerek fail ile kendi fiilinin ahlâkî anlamı arasına mesafe koyuyordu. Algoritmik dünyada ise kötülük “içerik”e dönüşmekte ve bu defa seyirci ile gördüğü kötülüğün ahlâkî anlamı arasına mesafe girmektedir. Birincisinin dili “Ben sadece görevimi yaptım”, ikincisinin dili ise giderek “Ben sadece gördüm” olmaktadır. Böylece dijital çağ, kötülüğün sıradanlaşmasını failden seyirciye doğru genişletmektedir. Belki de bu nedenle bugün korunması gereken en önemli ahlâkî yetilerimizden biri, kötülüğü ne kadar sık görürsek görelim onu hâlâ kötülük olarak görebilme ve ondan rahatsız olabilme kapasitemizdir. Çünkü münkerin maruflaşması, kötülüğün çoğaldığı anda değil, kötülük artık bizi rahatsız etmemeye başladığında tamamlanır.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.