Her şeye yetişmek, hayata yetişmek değildir

Günümüzde en sık duyduğumuz ve kullandığımız sözlerden biri: “Yetişemiyorum!” Yapılacak işler, yanıtlanacak mesajlar, tamamlanacak sorumluluklar, gidilecek yerler, ertelenemeyecek planlar… Gün daha başlarken zihnimizde upuzun bir liste beliriyor ve çoğu zaman birini bitirmeden ötekini düşünmeye koyuluyoruz. Üstelik yalnızca kendi işlerimize yetişmeye çalışmıyoruz. Ailemize, arkadaşlarımıza, sosyal hayata ve çevremizde olup biten her şeye de yetişmek istiyoruz. Günün sonunda pek çok şeyi tamamlamış olsak bile içimizden hâlâ “Bugün de hiçbir şeye yetişemedim.” diyebiliyoruz.
Belki de sorun gerçekten yetişemememiz değil, kendimizden aynı anda birçok yerde olmayı beklememizdir.
Hızlı yaşamak bazen üretken olmakla karıştırılıyor. Takvimimizin dolu olması, sürekli bir işle meşgul olmamız ya da gün içinde onlarca işi tamamlamamız bize verimli bir gün geçirdiğimizi düşündürüyor. Elbette sorumlulukları yerine getirmek, hedefler için çalışmak ve üretmek hayatın önemli parçaları. Ama bütün bunları yaparken günü ne kadar yaşayabildiğimizi de hesaba katmamız gerekiyor. Çünkü bir yere zamanında varmış olmamız, yaşadığımız ana da yetiştiğimiz anlamına gelmiyor.
Çocuğumuzla konuşurken aklımız ertesi günün programına kayabilir. Bir arkadaşımızla kahve içerken telefona gelen mesajlara bakabiliriz. Güzel bir manzaranın karşısında otururken bile birkaç dakika sonra nerede olmamız gerektiğini hesaplayabiliriz. Dinlenmek için ayırdığımız zamanda daha sonra yapacağımız işleri düşünür, çalışırken ise biraz dinlenebilmenin hayalini kurarız. Böylece bedenimiz o an için bulunduğu yerde kalırken zihnimiz durmadan bir sonraki ana koşar.
Bu koşuşturmanın içinde “boş zaman” dediğimiz şey bile değişti sanki. Birkaç saatlik boşluk bulduğumuzda hemen onu da "bir şekilde" değerlendirmek istiyoruz. Yeni bir şey öğrenmek, evi düzenlemek, alışveriş yapmak, bir yere gitmek ya da uzun süredir bekleyen başka bir işi bitirmek… Her boşluğu illaki doldurmamız gerektiğini kim söyledi ki? Aslında hiçbir yere yetişmeden ve hiçbir şey yetiştirmeden geçirilen dingin bir saat de hayatın değerli bir parçası değil mi?
Üstelik yetişme ve yetiştirme çabamız günlük sorumluluklarımızla da sınırlı kalmıyor. Hayatın bütünü için görünmez bir takvim hazırlayabiliyoruz. Şu yaşta bunu başarmalıyım, şu zamana kadar hayatımı düzene koymalıyım, daha fazla üretmeliyim, daha çok kazanmalıyım, daha çok gezmeliyim, daha çok öğrenmeliyim… Başkalarının hayatlarında gördüklerimiz de zaman zaman bu listeye yeni maddeler ekleyebiliyor. Birinin ulaştığı yer, biz farkına varmadan bizim de başarmamız gereken yeni bir hedefe dönüşebiliyor.
Oysa herkesin hayatı aynı takvime göre ilerlemiyor. Birinin erken başladığı bir yolculuğa başkası yıllar sonra çıkabiliyor. Bazı hedeflere kısa sürede ulaşılırken bazıları için uzun yıllar emek vermek gerekebiliyor. Hatta bir zamanlar elde etmeyi çok istediğimiz kimi şeylerin artık bize ait hedefler olmadığını fark edebiliyoruz. Hayat, hedeflere ulaşmak kadar hangi hedeflerin gerçekten bize ait olduğunu anlayabilmekle de ilgili.
Belki de bu yüzden yapılacaklar listemizin yanına ara sıra bir de “yapmak zorunda olmadıklarımız” listesi koymak iyi gelebilir. Her mesaja hemen cevap vermek, her davete katılmak, her fırsatı değerlendirmek, her konuda bilgi sahibi olmak ya da günün her saatini verimli geçirmek zorunda değiliz. Önceliklerimizi belirlemek, bazı şeyleri ertelemek veya bazılarına hiç yer vermemek başarısızlık sayılmaz. Tam tersine, sınırlı zamanımızı bizim için gerçekten önemli olan şeylere ayırabilmemizi sağlar.
Bunun için hayatı tamamen yavaşlatmamız da gerekmiyor. Bazı dönemlerde gerçekten yoğun olabiliriz. Sorumluluklarımız artar, günler hızla birbirini kovalar. Önemli olan belki de bu yoğunluğun içinde küçük duraklar yaratabilmektir. Sabah kahvesini acele etmeden içmek, kısa bir yürüyüşe çıkmak, sevdiğimiz biri konuşurken onu gerçekten dinlemek, telefonu bir süre uzağa koymak, sevdiğimiz bir uğraşa vakit ayırmak ya da birkaç dakika hiçbir şey yapmadan durup beklemek… Küçük görünen bu anlar, gün içinde kendimize yeniden yer açmamıza katkı sağlayabilir.
Çünkü hayat yalnızca tamamladığımız işlerin toplamından oluşmuyor. Yıllar sonra hatırladığımız günleri kaç e-postaya cevap verdiğimiz, kaç işi aynı güne sığdırdığımız ya da ne kadar yoğun olduğumuz belirlemiyor. Hoş bir sohbeti, şen bir kahkahayı, çocuklarımızla geçirdiğimiz keyifli bir akşamı, beklemediğimiz güzel bir haberi ya da kendimizi huzurlu hissettiğimiz küçücük bir anı bile yıllar sonra hatırlayabiliyoruz.
Belki de artık zamanı yönetmenin yanı sıra onunla nasıl bir ilişki kurduğumuzun da zamanı gelmiştir. “Bugün kaç şey yaptım?” sorusunun yanına ara sıra “Bugün gerçekten ne yaşadım?” sorusunu koymak, hayatımıza başka bir yerden bakmamızı sağlayabilir.
Çünkü her şeye yetişmek mümkün olmadığı gibi zaten buna gerek de yok. Bazı işler yarına kalır, bazı planlar değişir, bazı fırsatlar kaçar. Ama sürekli bir sonraki yere yetişmeye çalışırken içinde bulunduğumuz günü kaçırırsak, tamamladığımız upuzun listelerin arasında hayatın kendisine yeterince yer kalmayabilir.
Hayat, bitmek bilmeyen bir yapılacaklar listesinden ibaret değildir. Bazen en değerli an, hiçbir yere yetişmeye, hiçbir şey yetiştirmeye çalışmadığımız andır. Çünkü asıl mesele her şeye yetişmekten çok, kendi hayatımıza geç kalmamaktır.
Sende Yorum yap