s

Bir Devlet Operasyonu: 19 Mayıs

Mustafa Kemal Paşa Samsun’a kendi iradesiyle mi gitti, yoksa Sultan Vahideddin tarafından mı gönderildi? Cumhuriyet tarihinin belki de üzerinde en fazla tartışılan meselelerinden biri olan 19 Mayıs 1919, uzun yıllardır büyük ölçüde bu iki soru etrafında ele alınmaktadır. Bir tarafta Mustafa Kemal’in İstanbul yönetiminin iradesinden bağımsız olarak Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele’yi başlattığı anlatısı, diğer tarafta ise Sultan Vahideddin’in Mustafa Kemal’i özellikle Anadolu’yu ve ülkeyi kurtarmakla görevlendirdiği iddiası bulunuyor. Murat Bardakçı, Bir Devlet Operasyonu: 19 Mayıs (Turkuvaz, 2024) kitabında bu iki anlatının da meseleyi fazlasıyla basitleştirdiğini ileri sürüyor ve yaklaşık bir asırdır devam eden tartışmaya üçüncü bir pencereden bakmayı öneriyor.

Şüphesiz 19 Mayıs, yalnızca Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıktığı bir tarih değildir. İşgal altındaki bir ülkede Millî Mücadele’nin örgütlenmesinden yeni bir devletin kuruluşuna uzanan sürecin en güçlü sembollerinden biridir. Dolayısıyla zaman içerisinde tarihsel anlamının ötesine geçerek farklı siyasi ve ideolojik anlatıların da konusu olması şaşırtıcı değildir. Bardakçı’nın da dikkat çektiği gibi bu anlatıların bir ucunda Bandırma Vapuru’nun pusulasının olmadığı, kaptanının Karadeniz’i tanımadığı, vapurun dümeninin bozuk olduğu gibi Mustafa Kemal’in Samsun yolculuğunu neredeyse imkânsız şartlarda gerçekleştirilen destansı bir yolculuğa dönüştüren iddialar vardır. Hatta Bardakçı’nın aktardığı bazı anlatılarda bu yolculuk Peygamberimizin Miraç yolculuğu ile özdeşleştirilmiştir (s. 13). Diğer uçta ise bütün hikâyeyi Sultan Vahideddin’in gizli bir kurtuluş planına bağlayan ve Mustafa Kemal’i bu planı gerçekleştirmek üzere Anadolu’ya gönderilmiş bir komutan olarak değerlendiren yaklaşım bulunmaktadır.

Bardakçı’nın temel tezi her iki anlatının da tarihsel süreci fazla basitleştirdiğidir. Ona göre Samsun yolculuğu tam olarak ne sadece Mustafa Kemal’in şahsi teşebbüsüdür ne de Vahideddin’in gizli bir kurtuluş planının uygulanmasıdır. Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesi, Harbiye Nezareti’nden Dâhiliye ve Bahriye nezaretlerine, Erkân-ı Harbiye’den Sadaret’e ve nihayet Saray’a kadar Osmanlı devlet mekanizmasının birçok unsurunun dâhil olduğu geniş kapsamlı bir “devlet operasyonu”dur. Kitabın başlığındaki “devlet operasyonu” ifadesi de tam olarak bu noktaya işaret etmektedir.

Bu tezi anlayabilmek için 1919 yılının baharındaki şartlara dönmek gerekiyor. Mondros Mütarekesi’nin ardından Osmanlı Devleti askerî ve siyasi bakımdan son derece ağır şartlarla karşı karşıyaydı. Ordunun önemli bir bölümü terhis edilmiş, silah ve cephanenin kontrolü İtilaf devletlerinin temel taleplerinden biri hâline gelmiş, Anadolu’nun çeşitli bölgeleri işgal edilmişti. İstanbul fiilen İtilaf devletlerinin denetimi altındaydı. Karadeniz bölgesinde Türkler ile Rumlar arasında yaşanan çatışmalar ve asayiş sorunları ise İngiltere’nin Osmanlı Hükûmeti üzerindeki baskısını artırıyordu. İngilizler bölgede düzenin sağlanmasını istiyor, aksi durumda doğrudan müdahale ihtimalini gündemde tutuyorlardı.

Dolayısıyla İstanbul Hükûmeti açısından ortada çözülmesi gereken ciddi bir sorun vardı. Bölgede asayiş sağlanmalı, askerî birlikler denetlenmeli, silah ve cephane kontrol altına alınmalı ve İtilaf devletlerinin yeni müdahalelerine gerekçe oluşturabilecek gelişmeler önlenmeliydi. Bunun için geniş yetkilerle donatılmış, askerî tecrübesi ve otoritesi yüksek bir komutanın Anadolu’ya gönderilmesi düşüncesi ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesi tek bir kişinin aldığı ani bir karar değildir. Görevlendirme Osmanlı devlet mekanizmasının farklı kurumlarının dâhil olduğu bürokratik bir süreç içerisinde hazırlanmıştır. Kararname vardır, görev talimatnamesi vardır, Harbiye Nezareti vardır, hükümet vardır ve nihayet padişahın onayı vardır. Mustafa Kemal’in beraberinde götüreceği karargâh oluşturulmuş, yolculuğu için Bandırma Vapuru tahsis edilmiş ve Anadolu’da hareket edebilmesini sağlayacak geniş yetkiler tanımlanmıştır. Dahası, Bandırma Vapuru’nu yolculuğuna uğurlamaya hükümetten Dâhiliye Nazırı Mehmet Ali Bey gelmiştir (sh.42). Dolayısıyla 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa, devletten kaçan veya devletin haberi olmadan Anadolu’ya geçen bir asker değildir. Osmanlı Devleti’nin resmî görevlendirmesiyle, resmî unvanıyla, devletin sağladığı ulaşım imkânıyla, beraberindeki karargâhıyla ve kendisine verilmiş geniş yetkilerle yola çıkan bir Osmanlı paşasıdır.

Bu yetkilendirmenin vatanın doğrudan kurtarılmasına yönelik bir görevlendirmeyi de kapsayıp kapsamadığı net olmasa da örneğin Atatürk’ün Falih Rıfkı Atay hatırat kitabında Sultan Vahideddin ile son görüşmedeki diyaloglarda bu kapsam genişlemesine doğrudan atıf söz konusudur (sh.77): ‘…Bunları unutun, dedi. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, devleti kurtarabilirsin! Bu son sözlerden hayrete düştüm…’ Bu bağlamda tartışmaları tetikleyen aslında verilen yetkinin iddia edilen görevin kapsamının dışına da taşmasıdır. Çünkü bu yetkiler sıradan bir askerî denetleme görevinin ötesine geçmektedir. Mustafa Kemal’e yalnızca belirli askerî birlikleri denetleme yetkisi verilmemiş, geniş bir coğrafyada askerî ve mülkî makamlarla ilişki kurabilmesine imkân sağlayan önemli yetkiler de tanınmıştır. Rauf Orbay’ın ifadeleriyle, ‘Mustafa Kemal Paşa çok haklı olarak işin asıl cihetine yani Samsun’a mümkün olduğu kadar geniş salahiyetle gitmeye önem veriyordu. Onun için unvanın o kadar önemi yoktu, yeter ki, salahiyeti geniş olsun. Mustafa Kemal Paşa o gün Dördüncü Ordu Müfettişi olarak, bilhassa Samsun’dan başlayarak aşağı yukarı bütün Doğu vilayetlerindeki kuvvetlere ve bu kuvvetlerin bulunduğu vilayetler valilerine doğrudan doğruya emir verebilmek yetkisini sağlayan talimatnameyi Erkan-ı Harbiyye-i Umumiye İkinci Reisi Kazım Paşa’nın da yardımı ile Harbiye Nazırı’na imzalatıp cebine koyuncaya kadar hayli uğraşmış, endişeli anlar geçirmişti.’ (sh.72).

Dahası, Sultan Vahideddin’in kızı Sabiha Sultan bu kapsam ile ilgili çok daha fazla detay vermektedir (sh.109): ‘…Babamın padişah olmadan evvel ve veliahd iken en çok tanıdığı ve takdir ettiği Mustafa Kemal Paşa idi. Yaveri idi ve onunla Almanya seyahatini de yapmıştı. Mustafa Kemal Paşa da ona çok bağlı ve hürmetkârdı. Memleketin en feci durumunda başa geçen babam mücadelenin ancak Anadolu’da devam edebileceğine inanmış ve Mustafa Kemal Paşa’yı –bu işi tek başarabilecek insan saydığından- Anadolu’ya kaçmaya teşvik etmiştir. Bunu bize söylediği gibi, bu kararlaşınca yanından çıkıp yaverler odasına giden başyaver Naci Paşa, diğer yaverlere bunu gizlice tebşir etmiş ve “Hele şükür, efendimiz Mustafa Kemal Paşa’yı Anadolu’ya geçmeye ikna etmişler!” demiştir. Rahmetli Yümni Paşa da bunu gayet iyi bilirdi. Aralarında konuşup mutabık kaldıkları hususlar vardı: Evvela birbirlerini tanımıyor, mutabık kalmamışlar, ayrı ayrı iş göreceklermiş gibi hareket edilecek; iş hangi yönde selamete götürülürse sonra birleşecekler. Yegâne gaye vatanın selameti, kurtulması ve istiklali olacaktı…’ Ahmet İzzet Paşa ise buna bir ilave yapar ve ilk teklifin kendisine yapıldığını, kendisi kabul etmeyince teklifin bu kez Mustafa Kemal Paşa’ya yapıldığını ifade eder (sh.124-125).

Bardakçı’nın kitabının en güçlü yanlarından biri 19 Mayıs ve öncesi ile ilgili süreçlere yönelik iddiaları yalnızca yorum düzeyinde bırakmamasıdır. Kitabın yaklaşık ilk 140 sayfasında olayların gelişimi ve bunlara ilişkin değerlendirmeler yer alırken devamındaki iki yüz sayfayı aşkın bölümde ise çok sayıda belge okuyucuya sunulmaktadır. Böylece okuyucu yalnızca yazarın vardığı sonucu değil, bu sonuca ulaşırken dayandığı tarihsel malzemeyi de görebilmektedir. Kitabın temel iddiasının ikna ediciliği de büyük ölçüde buradan kaynaklanmaktadır. Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesi bir kişinin gizli teşebbüsü değil, devlet mekanizmasının farklı unsurlarının rol aldığı detaylandırılmış ve planlanmış resmî bir süreçtir.

Ancak meselenin asıl kritik noktası bundan sonra başlamaktadır. Çünkü Mustafa Kemal’in devlet tarafından Anadolu’ya gönderildiğini göstermek, Osmanlı Devleti’nin daha sonra ortaya çıkacak Millî Mücadele’yi ve nihayet Cumhuriyet’in kuruluşunu baştan itibaren planladığını göstermek anlamına gelmez. Burada çoğu zaman birbirine karıştırılan üç farklı soruyu birbirinden ayırmak gerekiyor: Mustafa Kemal’i Anadolu’ya kim gönderdi? Hangi amaçla gönderdi? Görevlendirmeye katılan bütün devlet aktörleri aynı amacı mı taşıyordu? Mustafa Kemal kendisine verilen görev ve imkânları daha sonra hangi amaç doğrultusunda kullandı? Birinci sorunun cevabı oldukça açıktır: Mustafa Kemal’i Anadolu’ya Osmanlı Devleti göndermiştir. İkinci sorunun cevabı ise çok daha dikkatli verilmelidir. İstanbul Hükûmeti açısından resmî amaç Karadeniz ve Doğu Anadolu’daki asayiş sorunlarının giderilmesi, askerî birliklerin denetlenmesi, silah ve cephanenin kontrol altına alınması ve İtilaf devletlerinin müdahalesine yol açabilecek gelişmelerin önlenmesiydi. Ancak burada resmî görevlendirmenin yazılı gerekçesi ile bu görevlendirmeyi hazırlayan aktörlerin Mustafa Kemal’den ne beklediklerini birbirinden ayırmak gerekir. Talimatnamenin açık amacı asayişin sağlanması, birliklerin denetlenmesi ve silahların kontrol altında tutulmasıydı. Buna karşılık Vahideddin’in Mustafa Kemal ile görüşmesine ilişkin anlatımlar, Sabiha Sultan’ın ifadeleri ve Ahmet İzzet Paşa’nın aktardıkları, en azından bazı aktörlerin Anadolu’ya geçişi bu resmî çerçevenin ötesinde ülkenin kurtuluşuna yönelik daha geniş bir hareket alanı olarak gördüklerini düşündürmektedir. Dolayısıyla tartışma, görevlendirmenin resmî metni ile arkasındaki siyasi niyetlerin bütünüyle aynı olup olmadığı noktasında yoğunlaşmaktadır.

Üçüncü soru ile ilgili olarak ise, görevlendirmeye katılan bütün devlet aktörlerinin aynı amacı taşıdığını söylemek mümkün değildir. Devlet mekanizmasının üzerinde uzlaştığı asgari müşterek, Anadolu’da asayişin sağlanması, askerî birliklerin denetlenmesi ve İtilaf devletlerinin yeni müdahalelerine gerekçe oluşturabilecek gelişmelerin önlenmesiydi. Ancak Saray’ın, hükümetin, askerî bürokrasinin ve Mustafa Kemal Paşa’nın bu görevlendirmenin daha ileri sonuçlarına ilişkin beklentilerinin bütünüyle örtüştüğünü gösteren bir kanıt bulunmamaktadır. Vahideddin’e atfedilen sözler, Sabiha Sultan’ın anlatımı ve Ahmet İzzet Paşa’nın ifadeleri, en azından bazı aktörlerin Anadolu’ya geçişi yalnızca bir asayiş görevi olarak değil, devletin ve ülkenin kurtuluşu için daha geniş bir hareket alanı olarak gördüklerini düşündürmektedir. Fakat “devleti kurtarmak” düşüncesinin de bütün aktörler açısından aynı siyasi sonucu ifade ettiği varsayılamaz. Saray açısından bu, Osmanlı Devleti’nin ve mevcut hanedan düzeninin korunması anlamına gelebilirken Mustafa Kemal açısından süreç içerisinde vatanın kurtuluşu fikri giderek millî egemenliğe dayanan yeni bir siyasi düzenin kurulmasına yönelmiştir. Dolayısıyla başlangıçta belli ölçüde kesişen amaçların süreç ilerledikçe birbirinden ayrıldığı söylenebilir.

Diğer taraftan, dördüncü soru ise bizi 19 Mayıs’ın gerçek tarihsel önemine götürüyor. Mustafa Kemal, kendisine verilen resmî statüyü, geniş yetkileri ve hareket alanını çok kısa süre içerisinde başlangıçta resmî olarak tanımlanan görevin sınırlarını aşan bir siyasi sürecin oluşturulması için kullanmaya başladı. Dolayısıyla Mustafa Kemal’i kimin gönderdiği ile onun Anadolu’da ne yaptığı aynı sorunun cevabı değildir. Bu ayrımı gözden kaçırdığımızda iki farklı tarih anlatısından birine savrulmak kaçınılmaz hâle geliyor. Mustafa Kemal’in devlet tarafından gönderildiğini kabul ettiğimizde Vahideddin’in Millî Mücadele’yi baştan sona planladığı sonucuna varıyoruz. Vahideddin’in Millî Mücadele’yi planlamadığını düşündüğümüzde ise Mustafa Kemal’in Anadolu’ya tamamen kendi imkânlarıyla ve devletten habersiz geçtiğini varsayıyoruz. Oysa tarihsel gerçekliğin bu iki uçtan da daha karmaşık durduğu görülmektedir. Mustafa Kemal devlet tarafından gönderilmiştir; fakat kendisine verilen görevi ve yetkileri kısa süre içerisinde o görevlendirmenin resmî olarak tanımlanan sınırlarını aşan yeni bir siyasi istikamete yöneltmiştir.

Bundan sonrası daha da dikkat çekicidir. Mustafa Kemal’in faaliyetleri İstanbul’da giderek daha fazla rahatsızlık oluşturmuş, geri çağrılması gündeme gelmiş ve nihayet Temmuz 1919’da askerlik görevinden istifa etmiştir. Böylece 19 Mayıs’ta Osmanlı Devleti’nin resmî görevlisi ve bir ordu müfettişi olarak Samsun’a çıkan Mustafa Kemal ile birkaç ay sonra Erzurum ve Sivas kongreleri üzerinden millî direnişi örgütleyen Mustafa Kemal arasında hem çok güçlü bir devamlılık hem de son derece önemli bir kopuş ortaya çıkmıştır. Belki Bardakçı’nın kitabının açtığı tartışmayı anlamanın en doğru yolu da bu devamlılık ve kopuşu aynı anda görebilmektir. Osmanlı Devleti Mustafa Kemal’e Anadolu’ya geçebilmesini sağlayacak meşru statüyü, ulaşım imkânlarını ve son derece geniş yetkileri sağladı. Ve fakat Mustafa Kemal bu yetkileri devletin başlangıçta öngördüğü sınırların çok ötesine taşıdı. Devamlılık, Osmanlı’nın askerî-bürokratik kurumları, yetişmiş kadroları ve sağladığı yetkilerdir; kopuş ise bu kurumsal kapasitenin İstanbul merkezli mevcut siyasetin ötesinde yeni bir millî egemenlik projesine yöneltilmesidir.

Dolayısıyla “devlet operasyonu” kavramı son derece açıklayıcı olmakla birlikte dikkatli kullanılmalıdır. Kavram, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gönderilme safhasını açıklamak bakımından oldukça güçlüdür. Harbiye Nezareti, Erkân-ı Harbiye, Dâhiliye Nezareti, Sadaret, Saray ve Bahriye bürokrasisinin farklı biçimlerde sürecin içerisinde olduğu görülmektedir. Ancak aynı kavram 19 Mayıs’tan sonraki bütün Millî Mücadele sürecine teşmil edilirse sorunlu hâle gelmektedir. Çünkü birkaç hafta içerisinde başlayan süreç İstanbul’daki devlet merkezinin başlangıçta resmî olarak tanımladığı görevden giderek ayrılmış, nihayet Ankara’da yeni bir siyasi meşruiyet merkezinin ortaya çıkmasına kadar varmıştır. Bu nedenle belki de en isabetli açıklama şudur: Mustafa Kemal’in Samsun’a gönderilişi bir devlet operasyonuydu; fakat bu operasyonun içinden doğan Millî Mücadele kısa süre içerisinde başlangıçta resmî olarak tanımlanan görev çerçevesini ve İstanbul merkezli siyasi düzenin sınırlarını aştı.

Burada üzerinde durulması gereken bir başka mesele daha var. Biz bugün 19 Mayıs 1919’a, daha sonra ne olduğunu bilerek bakıyoruz. Erzurum ve Sivas kongrelerinin yapılacağını, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılacağını, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılacağını, saltanatın kaldırılacağını ve 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilan edileceğini biliyoruz. Dolayısıyla sonucu bildiğimiz için başlangıcı da bu sonucun kaçınılmaz ilk adımı olarak okuma eğilimindeyiz. Sanki Mustafa Kemal Bandırma Vapuru’na bindiği anda 29 Ekim 1923’e kadar yaşanacak bütün gelişmelerin yolu belirlenmiş gibi düşünüyoruz. Oysa tarih çoğu zaman böyle işlemiyor. Büyük tarihsel dönüşümler farklı aktörlerin farklı amaçlarla attıkları adımların zaman içerisinde öngörülmeyen sonuçlar üretmesiyle şekilleniyor. İstanbul Hükûmeti’nin resmî amacı Anadolu’da kendi otoritesini güçlendirmek ve İtilaf devletlerinin baskısını azaltmak iken ve Osmanlı askerî ve bürokratik kadrolarının bazıları Anadolu’da daha güçlü bir direniş ihtimalini görüyorken Mustafa Kemal ise kendisine açılan hareket alanını çok daha kapsamlı bir mücadele için değerlendirmeyi düşünmüş olabilir. Başlangıçta birbirinden farklı olan bu niyetlerin aynı tarihsel süreç içerisinde bulunması mümkündür. Nitekim birkaç yıl içerisinde ortaya çıkan sonuç, başlangıçtaki resmî görevlendirmenin çok ötesine geçmiştir.

Bu bağlamda Bardakçı’nın kitabı yalnızca 19 Mayıs hakkında değil, devletlerin büyük krizler karşısında nasıl dönüştüğü hakkında bir çalışma olarak da okunabilir. 1919’da çökmekte olan Osmanlı Devleti’nin kurumları bütünüyle ortadan kalkmış değildi. Aynı askerî okulların yetiştirdiği subaylar, aynı bürokrasinin memurları, aynı vilayet teşkilatı, aynı haberleşme ağları ve uzun yıllar içerisinde oluşmuş devlet tecrübesi birkaç yıl sonra yeni Türk devletinin insan ve kurum sermayesinin önemli bir bölümünü oluşturacaktı. Cumhuriyet bir bakıma Osmanlı Devleti’nin siyasi biçimini geride bırakırken onun kurumsal ve beşerî kapasitesinin önemli bir bölümünü devraldı. 19 Mayıs tam da bu süreklilik ile kopuşun kesiştiği yerde durmaktadır. Bu açıdan 19 Mayıs yalnızca bir yolculuğun başlangıcı değildir. Bir devletin kurumsal kapasitesinin, içerisinden başka bir devlet çıkaracak tarihsel dönüşümün taşıyıcısına dönüştüğü olağanüstü bir kırılma anıdır.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.