Üniversiteler neden boş kaldı?
Üniversitelere olan ilgi her geçen gün daha da azalıyor. Sadece bizde mi? Hayır. Kan kaybı dünyanın her yerinde yaşanıyor. Yaratacağı sorunlara ise çok ciddi kafa yoruluyor.
“Peki ya bizde?” sorusuna geçmeden önce isterseniz gelin bir durum tespiti yapalım:
Üniversite başvuruları son beş yılda 1 milyondan fazla azaldı. Elemeye ve yeterliliğe yönelik üniversite birinci basamak sınavı adeta kaldırıldı.
Baraj puanı eskiden 180’di, sonra 165’e indirildi. Şu andaki durum ise vahim ötesi. YKS’de 180 soru soruluyor ve bu 180 sorudan sadece birini doğru cevaplayıp sınavdan çıksanız bile puanınız hesaplanıyor ve kontenjanlar dolmadığı için de o bölümlerden birini tercih ettiğinizde üniversiteli olabiliyorsunuz!
Şimdi tam da böylesi bir ortamda kapı önünde bekleyen 2 milyon civarında aday varken, ikinci yerleştirme sonunda 42 bini vakıf üniversitelerinde olmak üzere 55 bin kontenjan boş kaldı. Kazanıp da kayıt yaptırmayan ya da yaptıramayanlarla birlikte bu sayı 70 bine çıkarsa hiç şaşırtıcı olmaz!
Peki bu nasıl planlama?
Nasıl bir öngörü ve nasıl bir israf!
YÖK ve ÖSYM bu konuda ne düşünüyor?
Rektörler ne diyor?
En önemlisi de onlara tüm kontenjanlar dolacak diye kadro ve bütçe veren Maliye Bakanlığı yaşananları nasıl değerlendiriyor?
Vakıf üniversitelerinde boş kalan kontenjanların yaratacağı bütçe açığı nasıl kapatılacak?..
Bu ağır yük umarız diğer öğrencilerin sırtına yüklenmez!..
Söylem ve uygulamalar?
YÖK Başkanı Erol Özvar’ın 28 Eylül Uluslararası Bilgiye Evrensel Erişim Günü dolayısıyla yayımladığı aşağıdaki mesajdan bir paragrafı X’te paylaştım, bu cümlenin kime ait olabileceğini sordum. Listede Milli Eğitim Bakanı, Fransız Eğitim Bakanı, Harvard Rektörü ve YÖK Başkanı Özvar vardı.
Harvard Rektörü açık ara önde çıktı. Tahminlerde en az oy alan ise YÖK Başkanı oldu.
Nedenlerini irdelemeden önce gelin o kutlama mesajına bir göz atalım:
“Bilgi, dünyayı anlamak kadar insanın dünyadaki yerini tayin etmesinin de en güçlü dayanaklarından biridir. Ona erişebilmek ise düşüncenin serbestçe gelişmesinden bilimin ilerlemesine uzanan geniş bir alanın kapısını açar.
Dijital çağ bu alanı hiç olmadığı kadar genişletti; kaynaklar çeşitlendi, dolaşım hızlandı, mesafeler büyük ölçüde ortadan kalktı. Ancak bu imkânların çoğalması, beraberinde temel bir meseleyi de getirdi: bilginin doğruluğunu, güvenilirliğini ve bütünlüğünü koruyabilmek.
Güvenilir verilerin erişilebilir ve şeffaf biçimde paylaşılması, medya ve bilgi okuryazarlığının gelişmesiyle birlikte sağlıklı bir bilgi düzeninin temelini oluşturuyor. Üniversitenin kıymeti de tam bu noktada ortaya çıkıyor.
Üniversite; bilginin üretildiği ve aktarıldığı kadar, müzakere edildiği, farklı fikirlerle sınandığı, eleştiri ve akıl yürütmeyle olgunlaştığı bir düşünce iklimidir. Nitekim bilimsel bilginin gücü, onun sorgulanabilir, tartışılabilir ve yeniden sınanabilir olmasından gelir.
Dolayısıyla bilginin süratle çoğaldığı bir çağda asıl mesele daha fazlasına ulaşmak değil; kaynağını sorgulayabildiğimiz, doğruluğunu sınayabildiğimiz ve yeni düşüncelere zemin kılabildiğimiz nitelikli bilgiyle sahih bir ilişki kurabilmektir…”
Paylaştığım paragraf koyu olan bölümdü.
Tahminlerde en düşük oran onunki oldu.
Peki ama neden?
Örneğin;
■ Söylemleri ile üniversitelerdeki uygulamaların örtüşmemesi olabilir mi?
■ Harvard gibi bir üniversiteden söz ediyor ama bu işin en tepesindeki isim olmasına rağmen üniversitelerde yaşananlardan haberdar değil mi?
■ Üniversitelerimizin içinde bulunduğu durumdan haberdar ama gönlündeki üniversiteler çok mu farklı?
■ Üniversitelerimiz hemen her açıdan Harvard gibi ve o da bunu mu dile getiriyor?
■ Çok daha önemlisi; önemli olan yaşananlar değil, yaratılmaya çalışılan algı mı?
Erol Hocamızın içi de dışı da aynı ama görünen o ki üniversitelerimize yönelik algı ile onun dile getirdiği üniversiteler aynı değil! Öyle olsaydı böylesine bir algı söz konusu olabilir miydi?
Gelelim yazımızın en başındaki soruya:
Üniversitelerimizdeki kan kaybı nasıl durdurulabilir? Öğrencilerin üniversitelerden kaçışı nasıl tersine çevrilebilir?
Bu konu bir cümleye, bir yazıya, bir kitaba sığmayacak kadar çok boyutlu bir sorun. Doğru teşhis koymadan da tedavisi mümkün değil! İşe oradan başlamak sanki en doğru olanı olacaktır!
Özetin özeti: Söylemler ile yapılanlar örtüşmüyorsa gerisi teferruattır!..
Categories: Üniversiteler neden boş kaldı?
Sende Yorum yap