Avrupa’da ayaklanan gençleri anlamak
Önce Fransa sokaklarında başladı, ardından Belçika’ya yayıldı. Uzaktan bakıldığında sokaklar yine gençlerle cıvıl cıvıl. Ancak bu sefer gençleri sokağa döken bir sonbahar festivali değil, adeta bir “Avrupa Gençliği Ses Veriyor” ritüeli. Fransız ve Belçikalı gençler meydanları doldururken insan sormadan edemiyor: Siyasiler nerede yanlış yaptı da bu gençler diplomadan çok pankart taşımak zorunda kaldı?
Mesele net. Lise ve üniversite öğrencileri, kalabalık sınıflarda ve amfilerde sandalye kapmaca oynatan eğitim reformlarının mağduru oldu. “Avrupa rüyası”, oda kirasını ödeyemeyenlerin gerçeğine dönüştü. Hayat pahalılığı, öğretmen eksikliği, kibrit kutusu kadar yurt odaları ve geleceğini görememe kaygısı gençleri sokağa döktü. Üstelik akademisyenler de dertli; Fransa’da öğretmen maaşları 20 yılda asgari ücretin 2,5 katından 1,5 katına geriledi.
Henüz liseden mezun olmamış gençlere, yarın emekli olacak kuşakların maaş yükü şimdiden ihale ediliyor. Umut dolu olması gereken gençler ise geleceği hayal bile edemiyor. Devlet erkanı bütçe kısıntılarını “geleceğe yatırım” diye ambalajlarken gençler haklı olarak soruyor: “Gelecek bizsek neyi kısıyorsunuz?” diye soruyor.
Avrupalı gençler hayatın matematiğini çözmüş olduğu kesin. Gelecek kaygısı, ders geçme kaygısını çoktan solladı. Çin, Singapur ve Japonya ile rekabet etmesi beklenen bu nesil, hem yaşlanan nüfusun yükünü sırtlanmak zorunda bırakılıyor hem de Avrupa’nın geleceğinde söz sahibi olamıyor. İsyan da tam olarak buradan doğuyor.
Brüksel’in gözünden kaçan ‘Made in Europe’ konusu
Avrupa Birliği’nin küresel rekabetçiliğini ve stratejik özerkliğini sağlamak amacıyla hayata geçirmeye çalıştığı “Sanayi Hızlandırma Yasası” (Industrial Acceleration Act) kapsamındaki “Made in Europe” (Avrupa’da Üretilmiştir) şartı, Brüksel’de üye ülkeler nezdinde ciddi bir tartışma konusu. Zira AB, Çin ile ABD’den bağımlılığını azaltmak istiyor.
Ankara açısından haklı olarak tartışmanın odağında, Türkiye’nin devasa sanayi kapasitesi ve Gümrük Birliği statüsüyle bu “Made in Europe” şemsiyesine tam dahil edilip edilmeyeceği önemli. Ankara ile AB’ye üye ülkeler arasında görüşmeler, Türkiye’nin iyi niyetine rağmen henüz olumlu seyretmiyor. Zira Fransa’nın başını çektiğ korumacı ülkeler, kamu fonlarının, subvansiyonların ve kamu alımlarının sadece AB sınırları içindeki fabrikalara ve Avrupalı işçilere aktarılmasını savunmaktadır. Bu yaklaşım da Türkiye’yi sürecin dışına itiyor. Düne kadar Türkiye’ye destek verdiğini ile süren Almanya’nın görüşü Fransa’ya yaklaşıyor maalesef. İtalya da Fransa’ya yakın. İspanya ise Almanya’nın Fransa’dan yana tavır sergilemesi halinde, Türkiye’den uzaklaşabilir.
Belçika, Hollanda ve AB’nin Kuzey ülkeleri ise Türkiye’nin Made in Europe’da yer alması gerektiğini savunuyor.
Aslında matematiksel bir gerçek var. AB’nin, Türkiye’yi Made in Europe’a dahil etmemesi halinde, Türkiye de Avrupa otomotiv markalarını Almanya’dan, Fransa’dan, Hollanda’dan veya Çekya’dan değil, bu markaların Brezilya, Arjantin, Meksika, Fas, Cezayir ve Güney Afrika’daki fabrikalarından ithal ederek ihtiyacını karşılayabilir. Bu sayede, Wolfsburg’da, Zwolle’de istihdam edilecek olan işçileri de umursamak mecburiyetinde kalmaz. Üstelik AB ülkelerinden ithalatı kısıtlayacak olan Türkiye’nin ihracatında nispi bir azalma olsa bile, bu hamle Brüksel ile Ankara’daki cari açığı Türkiye’nin lehine kılar. Dolayısıyla Made in Europe ‘da Türkiye’yi dışlamak iyi bir düş mü, kötü bir gerçek mi, zaman gösterecek. Hafta içinde Brüksel’de düzenlenecek AB-Türkiye 2. İş Zirvesi’nde de belki Made in Europe sorunsalına Avrupa’yi bir çözüm bulunur... Kim bilir?
Sende Yorum yap