s

Çocuk istiyoruz, ya sesini?

Bilmem farkında mısınız?

Çocuk sayısı azaldıkça sanki bizim de çocuklara tahammülümüz azalıyor.

Geçenlerde uçakta birkaç sıra arkamda bir bebek ağlamaya başladı. Ağlama uzayınca homurtular yükseldi. Bir yolcu ters ters baktı, bir başkası ofladı. Herkesin aklından aynı şey geçiyordu galiba: Şu çocuk artık sussa!

Doğrusu ben de aynı şeyi düşünüyordum. Sanki yıllar önce kendi çocuğumun ağlamalarıyla uçağı inletmesini unutmuş gibi.

Oysa bebek bu ağlayacak. Hepimizin bir zamanlar yaptığı gibi. Daha doğal ne olabilir ki?

Üstelik mesele bebeklerle sınırlı değil.

Otobüste biraz yüksek sesle konuşan çocuklardan, hatta apartman bahçesinde oynayanlardan şikâyet edenleri düşünün.

Elbette kimse saatlerce gürültü dinlemek istemez. Ama çocukların bulunduğu her yeri rahatsızlık kaynağı sayarsak mesele gürültüyü aşıyor.

Türkiye’de 2001’de kadın başına 2,38 olan toplam doğurganlık hızı, TÜİK’e göre 2025’te 1,42’ye düştü.

Yaşlanan nüfusu, emeklilik sistemini, iş gücü kaybını konuşuyoruz.

Peki bu değişim gündelik ilişkilerimizi nasıl etkileyecek?

Çocuklarla yaşamayı yalnızca anne baba olduğumuzda öğrenmiyoruz. Aile içinde, komşuluk ilişkilerinde, sokakta onlarla karşılaşarak da öğreniyoruz.

Bazen oyunlarına katılıyor, bazen gürültülerine kızıyor, bazen sorularına cevap veriyoruz.

Bu karşılaşmalar yetişkinlere de birlikte yaşamayı öğretiyor.

Şimdi aileler küçülüyor, çocuklar sokaklarda daha az görünüyor, kuşakların gündelik hayatları gittikçe ayrışıyor.

Bir yetişkinin günlerce hiçbir çocukla yakın ilişki kurmadan yaşaması hiç de zor değil.

Acaba çocuklarla daha az karşılaştıkça onların hareketliliğine, sesine, beklenmedik davranışlarına karşı sabrımız da azalıyor olabilir mi?

Doğum oranları düştüğü için çocuklara tahammülün azaldığını söyleyemeyiz. Böyle bir neden-sonuç ilişkisini kanıtlayan verimiz yok. Ama ihtimal düşündürücü.

Fransa’da çocuk kabul etmeyen oteller, restoranlar ve ulaşım hizmetleri tartışılıyor.

Ülkenin ‘Ulusal İnsan Hakları Danışma Komisyonu’ temmuzda bir görüş yayımladı.

Komisyon, çocukların korunması için gerekli olmadıkça onları dışlayan uygulamaların yasaklanmasını önerdi.

Raporun bence en çarpıcı tarafı şu: Çocukların ortak yaşam alanlarından uzaklaştırılması, yetişkinlerle temaslarını azaltıyor. Bu da yetişkinlerin çocukların varlığına alışmasını zorlaştırabiliyor.

Yani dışlama, yeni bir dışlamayı besliyor.

Mesele yalnızca oteller ve restoranlar değil. Kentleri de büyük ölçüde yetişkinlere göre düzenliyoruz.

Arabalara yollar, binalara otoparklar ayırıyoruz.

Çocukların güvenle oynayabileceği yerlerse azalıyor.

Sonra evde oturup ekrana bakınca şikâyet ediyoruz. Dışarı çıkıp oynadıklarında ise bu kez seslerinden rahatsız olanlar ortaya çıkıyor.

İşin ironik tarafı, bir yandan azalan doğumlardan kaygılanıyoruz. Daha fazla çocuk doğmasını istiyoruz.

Öte yandan, çocuklara gündelik hayatımızda pek de yer açmıyoruz.

Anne babaların da sorumluluğu var. Çocuklarına başkalarının haklarını gözetmeyi öğretmeleri gerekiyor. Ama yetişkinler ne kadar öğretmeye çalışsalar da üç yaşındaki bir çocuğun bunları algılaması zor.

Çocuklar toplum içinde davranmayı nerede öğrenecek?

Başkalarıyla bir arada bulunmadan, zaman zaman hata yapıp uyarılmadan birlikte yaşamanın kurallarını nasıl kavrayacaklar?

Üstelik bu karşılaşmalar biz yetişkinlere de sabır öğretiyor.

Kimsenin çocuk sahibi olma, hatta çocuk sevme zorunluluğu yok. Ama çocukların da bu toplumda en az bizim kadar yaşamaya hakkı var.

Yıllar önce kendi çocuğum uçakta ağlarken diğer yolculardan anlayış beklemiştim. Geçenlerde aynı anlayışı göstermek bana düştüğünde pek de başarılı değildim.

Daha fazla çocuk isteyen bir toplum, önce doğmuş çocuklara yer açmayı öğrenmeli.

Categories: Çocuk istiyoruz, ya sesini?

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.