Tezâkir-i Cevdet
Ahmed Cevdet Paşa’nın “Tezâkir” adlı eseri, Osmanlı Devleti’nin Tanzimat dönemindeki siyasi çekişmelerini, yönetim anlayışını ve devlet adamları arasındaki ilişkileri gözler önüne seriyor. Geçmişin hatalarından ders çıkarabilmek için tarihî kaynakların günümüz Türkçesine kazandırılmasının önemini bir kez daha hatırlatıyor..

“Âlemde rahat ister isen ‘âdet koyma, âdete karşı çıkma”. Anonim
Uzun yıllardır Mehmet Cavid Baysun’un yayıma hazırladığı Ahmed Cevdet Paşa’nın “Tezâkir” adlı dört ciltlik eseri kütüphanemde durur. Zaman zaman bazı bölümlerini okurum, yazdığım yazılar için alıntılar yaparım. Son günlerde Seyit Ali Kahraman tarafından hazırlanan “19. Yüzyılda Osmanlı Devlet Yönetimi Tezâkir” adlı kitabı elime alınca, bu değerli esere yeteri kadar önem vermediğimi anladım.
Baysun’un yayıma hazırladığı dört ciltlik kitabın ilk basımı 1953-1967 yılları arasında yapılmıştır. Baysun’un günümüz Türkçesine aktardığı metinde artık kullanmadığımız çok sayıda kelime bulunuyor; bu nedenle okuması ve anlaması oldukça güç. Belki de bu nedenle kitabı baştan sona okumam mümkün olmadı veya o dönemki bilgim, anlattıklarının gerçek manasını anlamaktan uzaktı. Bu kez kitabın yeni baskısını soluksuz okudum desem yeridir.

Tezâkir nedir?
Arapça bir kelime olan “Tezâkir”, tezkire kelimesinin çoğulu olup tezkereler anlamına gelmektedir. Tezkere, bilindiği gibi, bir dönem küçük not, pusula anlamında kullanılan bir kelimedir. Örneğin “Tezkere almak” ifadesi, askerlik görevini tamamlayıp bu görevin sona erdiğine dair belge almak anlamında kullanılır.
Cevdet Paşa’nın “Tezâkir” ismiyle yayımlanan eseri, onun 3 Rebî’ülevvel 1289 / 11 Mayıs 1872 tarihinde başlayan ve 5 Şaban 1312 / 1 Şubat 1895 tarihinde son bulan kırk tezkeresini kapsamaktadır.
Bu tezkirelerin yazılma amacı, vak’a-nüvislik görevi sona erdikten sonra bu görevi üstlenen vak’a-nüvist Ahmed Lûtfî Efendi’ye, görüp işittiği veya bizzat içinde bulunduğu olaylara, içyüzünü bildiği meselelere ve döneminin devlet adamlarına dair düşüncelerini bir nevi notlar hâlinde iletmektir.
Cevdet Paşa EvrakıTezâkir-i Cevdet olarak bilinen bu notlar, imparatorluk döneminde bir bütün olarak yayımlanmamıştır. Cevdet Paşa tarafından Lûtfi Efendi’ye gönderilen metinler ise günümüze ulaşmamıştır. Cevdet Paşa’nın kaleminden çıkmış müsveddelerden oluşan 21 defter, günümüzde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı’nda “Cevdet Paşa Evrakı” içinde bulunmaktadır. 1855-1865 yılları arasındaki olaylara ilişkin bakış açısını yansıtan bu notlar, imparatorluk tarihi açısından çok önemli bazı tespitleri içermektedir.

Geçmişten günümüze çıkarılacak dersler
Günümüzde çoğu kimse bu dönemde yaşayan yöneticiler ve devlet görevlileri hakkında bilir bilmez yorumlarda bulunmakta, gerçekte olmayan bazı kahramanlar yaratmaktadır. Ahmed Cevdet Efendi’nin henüz kalemiye sınıfına geçmeden, ilmiye sınıfına mensup bir görevli olarak şahit olduğu olaylar ve bu olaylar hakkındaki görüşleri, ibret alınması gereken gerçekleri günümüze taşımaktadır. Yakın geçmişimizde ve bugün hâlâ çekmekte olduğumuz sıkıntıların gerçek sebeplerini anlamamız ve geleceğimizi oluştururken bunlardan faydalanmamız için hemen hepimizin bu kitabı okuması gerekiyor. Öğrenmemiz gereken çok şey olduğunu göreceksiniz.
Eğitimde öncelikler ve Cevdet Paşa’nın eleştirileri
Cevdet Paşa tarafından Ahmed Lûtfî Efendi’ye yazılan ilk beş tezkere, önceki dönem vak’a-nüvistlerinden kendisine intikal eden belgelerin iletilmesi hakkındadır. 15 Muharrem 1295 / 19 Ocak 1878 tarihli altıncı tezkere, Sultan Abdülmecid’in (1839-1861) tahta çıkışıyla başlar. Bir süre sonra büyük bir Darülfünun binasının inşasına başlanır. Cevdet Paşa, bu kurumun kurulmasını takdirle karşılamasına rağmen yanlış yapıldığını söyler. Çünkü düzenli eğitimin temeli olan sıbyan mekteplerinin ıslahına başlanmadan böyle bir yüksekokulun kurulmasının hiçbir fayda sağlamayacağını dile getirir. Üstelik iyi niyetle başlanan bu girişim, kötü niyetli bazı kişilerin, Müslüman ve gayrimüslimlerin birlikte eğitim göreceği büyük bir mektebin Ayasofya Camii karşısında kurulmasının uygun olmayacağına Abdülmecid Han’ı inandırmaları sonucunda, Darülfünun binasının inşaatı yıllar boyunca sürüncemede kalır. Sultan Abdülmecid’in önemli icraatlarından biri de kırk daimî üyesi bulunan ve “Encümen-i Dâniş” adıyla bilinen bir bilim kurumunun kurulmasıdır. (s. I/43)

Lord Canning’in öğüdü
Cevdet Paşa’nın henüz Efendi unvanıyla anıldığı döneme ait bu notlar içinde en çok dikkatimi çeken husus, dönemin üst düzey bürokratları arasındaki çekememezlik ve bir kurulup bir bozulan kişisel ittifaklardır. Dönemin gerek İngiliz gerekse Fransız büyükelçileri, üst düzey yöneticiler üzerinde son derece etkindirler. Örneğin, Çırağan Sarayı’nın yıkılıp yeniden yapılması gündeme geldiğinde İngiliz büyükelçisi Lord Stratford Canning, padişahın huzuruna çıkıp “Tahtadan olan binalara para harcamak boş yere malı yok etmek ve israf etmektir. Saray yapılacaksa kâgir olarak inşa edilmelidir.” diyerek öğüt verebilmektedir. (s. I/248)
Tanzimat paşaları ve siyasi çekişmeler
Gerek Sultan Abdülmecid gerekse Sultan Abdülaziz (1861-1876) dönemlerinin önde gelen devlet adamları olan Koca Mustafa Reşid Paşa, Mehmed Emin Âli Paşa ve Keçecizâde Mehmed Fuad Paşa hakkında bu notları okuduğum güne kadar çok olumlu şeyler düşünürdüm. Ancak Âli Paşa ve Fuad Paşa gibi, Reşid Paşa’nın yetiştirmesi olan Ahmed Cevdet Paşa’nın notları, bu düşüncemi altüst etti. İngiliz taraftarı olan Reşid Paşa ile Fransız taraftarı olan Âli Paşa ve Fuad Paşa arasındaki çekişmeler devlete zarar vermekte, istikrarlı bir hükûmet kurulmasına mâni olmaktadır. Durum öyle bir hâle gelmiştir ki sadrazamlık bu üç kişi arasında sık sık el değiştirmekte, Hariciye Nazırı ya Âli Paşa ya da Fuad Paşa olmaktadır. Üstelik üç paşa da aldıkları maaş ve ihsanlara rağmen büyük bir borç yükü altında yaşamaktadır.

İngiltere’nin uyarısı
İstanbul’da bulunan elçiler, devletin işleyişi hakkında hükûmeti sık sık uyarmaktadırlar. Örneğin, Bosna Eyaleti’ndeki mültezimlerin (vergi toplayan kişiler) gayrimüslimlere yönelik düşmanlıkları nedeniyle İngiliz konsolosu tarafından İngiltere’ye gönderilen şikâyetname üzerine, İngiltere hükûmeti, büyükelçi Lord Stratford Canning’e gönderdiği talimatta, “Hâl böyle gider ve Hristiyanlar hakkında düşmanlık devam eder ise Devlet-i Aliyye’nin yönetiminin iktidarsızlığı yakın vakitte bütün Avrupa devletleri nazarında teslim olunsa gerektir” diyebilmektedir. (s. I/231)
Prens Metternich’in uyarısı
Viyana Sefareti müsteşarı olup barış antlaşması sırasında maslahatgüzar olarak görev yapan İhsan Bey, o sıralarda çiftliğinde yaşamakta olan Prens Metternich ile görüştüğünde Metternich, “Ben Devlet-i Aliyye’nin gerçekten dostu ve hayrını isteyenim ve bunu bazı hususlarda ispat dahi etmiş idim. Sulh anlaşması güzel şekil kazandı. Devlet-i Aliyye’ce ilerlemek için bunun gibi bir fırsat vakti olamaz. Amma aksine hareket olunduğu takdirde de bunun gibi fena vakit olmaz. Bu müsaadeli günleri iki sene tahmin ederim. Bu müddet zarfında ilerleme yollarına teşebbüs olunmaz ise fırsat ölür” der.
İhsan Bey’den dinlediği bu sözler üzerine Cevdet Paşa, “Metternich’in sözü hal ve işe uygun idi ve ondan sonra Cenâb-ı Hak bize pek çok seneler fırsat verdi. Ne çare ki biz adam olup yararlanamadık ve hatta o vakit bütün bütün fenalığa yüz tuttuk. Daha önce Reşid Paşa, damat paşalar ile uğraşırken sonradan kendisinin yetiştirmiş olduğu Âli ve Fuad paşalar ondan ayrılıp Reşid Paşa öteden beri İngiltere politikasına meyilli iken onlar Fransız politikası seçtiler ve iki taraf birbirine galip gelme için her türlü yola teşebbüs ederek birbirleriyle uğraşmaya başladılar” sözleriyle değerlendirmektedir. (s. I/231-232)
Söz konusu değerlendirmenin yapıldığı yıl H. 1273 / 1856-1857 olup Sultan Abdülmecid’in saltanatının on yedinci yılına denk gelmektedir. Sultan II. Mahmud (1808-1839) tarafından başlatılan reform çalışmaları bir anlamda devam etmekteyse de yöneticiler arasındaki çekişmeler, devletin kendine çeki düzen vermesine mâni olmaktadır.

Saray harcamaları ve devletin mali durumu
Diğer taraftan, saray tarafından devletin gelirleriyle münasip olmayan harcamalar yapılmaktadır. “Ihlamur köşkleri henüz bitmeden Çırağan Sarayı yıkılıp yeniden kâgir olarak yapılmak üzere idi. Geçen sene biten Küçüksu Kasrı’na nazire olarak aynıyla bir kasır da Göksu’da yapılıyordu. Fındıklı’da Edhem Paşa ile Mahmud Paşa’nın sultanları için bir kâgir saray yapılmakta ve bitirilmesi için acele olunmakta idi. Fındıklı’da Âdile Sultan Sarayı yeniden yapılmakta olduğu gibi Fatıma Sultan için de yeniden bir kışlık ve Bâbüssaâde içinde yanan yerler yapılmaktaydı.” (s. I/247)
Geçmişi anlamak, geleceği kurmakEğer geçmişi yeteri kadar bilmezsek gelecekte sıkıntı yaşamamız da kaçınılmazdır. Bunun için tarih okunur ve geçmişteki hataların tekrarlanmamasına dikkat edilir. Osmanlı’nın son döneminde başlayan ve Cumhuriyet döneminde devam eden dilde sadeleştirme çabaları ile 1928 yılında gerçekleştirilen alfabe değişikliği, toplumumuzun geçmişle olan bağlarının zayıflamasına yol açmıştır. Yeniden bir alfabe değişikliği yapmak mümkün olmadığına göre yapılacak en doğru iş, toplumun büyük bir bölümünün okuyamadığı metinleri okunabilir hâle getirmektir. Arap alfabesini öğrenmek ve Arap harfleriyle yazılmış Türkçe metinleri okumak için altı aylık düzenli bir çalışma yeterli olabilir. Ancak bu metinleri anlayabilmek için geniş bir kelime bilgisi gerekir ki bu, kolay kolay elde edilebilecek bir birikim değildir. Eğer kelime bilginiz yeterli değilse yazılan metni okusanız bile ne anlatıldığını anlayamazsınız. Anlamadığınız bir şeyi okumanın ise kimseye faydası olmadığı gibi, ondan ders alınması da mümkün değildir.Bundan böyle yapılması gereken iş, geçmişe ait bu belgelerin anlaşılır bir şekilde günümüz Türkçesine aktarılması olmalıdır. Bu çalışma sırasında elbette bazı hatalar yapılacaktır. Ancak unutmamamız gerekir ki çalışan her insan hata yapabilir. Yapılan hatalar zaman içinde başkaları tarafından düzeltilecek, gerekli açıklamalarla gerçeğin ne olduğu ortaya konulacaktır.Hiç unutmamamız gerekir ki “Hata rabbanidir, hata da ısrar şeytani”. 1 Kasım 1928 tarihinde gerçekleştirilen alfabe devriminden bu yana yüz yıla yakın zaman geçti. Geçmişle bağlarımızın koptuğundan şikâyet etmek yerine bu bağları yeniden kurmamız gerekiyor. Bunun için tek çözümün çalışmak olduğunu düşünürüm.
Cevdet Paşa (Yay. Cavid Baysun), Tezâkir, Ankara, 1953-1967.
Ahmed Cevdet Paşa (Haz. Seyit Ali Kahraman), 19. Yüzyılda Osmanlı Devlet Yönetimi-Tezâkir, İstanbul, 2025.
Üçüncü tezkere
3 Rebî’ülevvel 1289 / 11 Mayıs 1872 tarihi Cevdet Paşa’nın üçüncü tezkereye attığı tarihtir. İlk iki tezkere tarihsizdir. Bu nedenle tezkerelerin başlangıç tarihi daha önce olabilir.
Yirmi iki yıllık saltanat
31. Osmanlı sultanı olan Abdülmecid, 25 Nisan 1823 tarihinde İstanbul’da dünyaya gelir. Babası Sultan II. Mahmud’un vefatı üzerine, on altı yaşında, 1 Temmuz 1839 tarihinde tahta çıkar. Yirmi iki yıl saltanat sürer. 25 Haziran 1861 tarihinde otuz sekiz yaşında vefat eder. Kendisinden sonra önce kardeşi Sultan Abdülaziz (1861-1876), ardından kısa süreliğine onun en büyük oğlu V. Murad (1876’da 93 gün), daha sonra diğer oğulları II. Abdülhamid (1876-1909), V. Mehmed Reşad (1909-1918) ve VI. Mehmed Vahideddin (1918-1922)tahta çıkar.
Sende Yorum yap