Yağmurla inatlaşma!
Televizyonda sel görüntülerini izliyorum. Suların sürüklediği otomobiller, evlerine dolan çamuru temizlemeye çalışan insanlar, göle dönmüş yollar... Başta İstanbul olmak üzere birçok ilde aynı manzara.
Tuhaf bir durum. Bir yandan yağmur yağsın, barajlar dolsun diye bekliyoruz. Öte yandan yağmur başlayınca “Acaba bu kez nereleri su basacak?” diye endişeleniyoruz.
Haberlerde sık sık aynı cümleyi duyuyoruz: “Aşırı yağış hayatı felç etti.”
Elbette yağmur çok şiddetliydi. Peki hayatı felç eden yalnızca yağmur mu? Yoksa bizim o hayatı kurduğumuz yerler mi?
Yağmurun kendini savunacak hâli yok. Bütün suçu ona atmak kolay.
Bu hafta İstanbul’un farklı yerlerinde dereler taştı. Evleri ve işyerlerini su bastı, bir yerde yol çöktü, başka bir yerde araçlar suda mahsur kaldı. Hayatını kaybedenler oldu. Kâğıthane’de ise sel suları tarihî Sadabad Camisi’nin içine kadar girdi.
Bir dere düşünün. Yıllardır bir vadiden akıyor. Yağış artınca çevresine yayılıyor, sonra çekiliyor.
Biz de gelip o derenin çevresini dolduruyor, yol geçiriyor, bina dikiyor, tepesine otopark yapıyoruz. Biraz daha yer kazanmak için dere yatağını daraltıyoruz.
Sonra da şaşırıyoruz: Bu su nereden çıktı?
İstanbul’da kaç dere olduğunu biliyor musunuz?
İSKİ’nin kayıtlarında, yan kollarıyla birlikte 2 bin 772 dere güzergâhı var.
Hepsi kent merkezinde değil, elbette. Ama şehir büyüdükçe kimilerini beton kanallara aldık, bazılarının üzerini kapattık, çevrelerini binalarla kuşattık.
Derenin üzerini kapatınca, suyun da ortadan kaybolacağını sandık.
Üstelik mesele yalnızca dereler değil. Şehirde boş bir arazi gördüğümüzde çoğu zaman ilk sorumuz “Buraya ne yapılabilir?” oluyor.
“Burası neden boş kalmalı?” diye pek düşünmüyoruz.
Oysa bizim boş dediğimiz yer, yağmurun toprağa sızdığı veya taşkın suyunun yayılabildiği bir alan olabilir.
Üzerini betonla kapattığımızda suyun gideceği yerleri azaltıyoruz. Sonra açıklamamız hazır: “Altyapı yetersiz.”
Bazen gerçekten öyle. Ama suya yer bırakmayıp sorunu daha büyük borularla çözmeyi ummak da biraz tuhaf değil mi?
Kim kazanıyor,kim ödüyor?
Bence asıl düşündürücü olan, bütün bunları bilerek yapıyor oluşumuz.
Mühendisler taşkın risklerini hesaplıyor. Şehir plancıları yapılaşmanın nerelerde sakıncalı olduğunu gösteriyor. Buna rağmen pek çok yerde başka bir mantık işliyor.
Bir arazi imara açılınca hemen değerleniyor. Binalar yükseliyor, daireler satılıyor.
Kazananlar belli.
O kararın bedelini kimin ödeyeceğini görmek içinse, yıllar sonra yağan büyük bir yağmuru bekliyoruz.
Bütün suçu dere kenarında oturanlara yüklemeyelim. Ruhsatlı bir ev satın alan insan, oranın güvenli olduğunu düşünmekte haksız mı? Peki o arsayı imara açanların, izin verenlerin, denetleyenlerin sorumluluğu ne olacak?
Bu, tek bir belediyenin ya da dönemin değil, yıllardır süren şehirleşme anlayışımızın meselesi.
Bir araziyi imara açabilir, üzerine bina yapılmasına izin verebiliriz. Ama suya “Buradan geçmek yasak” diyemeyiz.
2009’da Ayamama Deresi taştığında da yanlış yapılaşmayı konuşmuştuk. Aradan on yedi yıl geçti. Aynı şeyleri yeniden tartışıyorsak, asıl sorunumuz bilgisizlik değil. Bildiklerimizle çıkarlarımız çatıştığında hangisini tercih ettiğimiz.
Üstelik iklim değişiyor. Aşırı yağışlar iyi planlanmış şehirlerde bile zaman zaman taşkına yol açıyor. Böyle bir dünyada dere yataklarını korumak, riskli yerlerde yapılaşmaya son vermek, toprağa yeniden yer açmak daha da önemli.
Ben yağmur yağınca “barajlar doluyor” diye sevinmek istiyorum. Kimin evini su basacak diye endişelenmeden.
Belki de gelişmişlik, şehrin her boşluğunu doldurmak değil, nereye dokunmamamız gerektiğini bilmektir.
Doğa bizimle inatlaşmıyor. Kendi kurallarıyla işliyor.
İnatlaşan biziz.
Ve sonunda doğa kazanıyor. Kaybeden yine biz oluyoruz.
Categories: Yağmurla inatlaşma!
Sende Yorum yap