Kozinoğlu gerçeği ve gazetecilik
Susurluk döneminde medyanın gündemini derin devlet ilişkileri belirliyordu. Devletin çeşitli kurumlarında çalışan bazı kişilerden gazetecilere “bilgi” akardı. Aslında çoğu birbirlerinin kirli işlerini deşifre etmek için aralarında süregelen hesaplaşmaları medya üzerinden yürütüyorlardı.
Ergenekon, Balyoz davalarını takip ettiğimiz dönemlerde de bir kurum diğerini, diğeri ötekini tasfiye etme peşindeydi. Tam da bu nedenle gazetecilerin çekmeceleri yayımlanmayı bekleyen belgeler, kasetler, dosyalarla dolup taşıyordu.
O dönemde soruşturmalardaki hukuksuzluklar, alakasız isimlerin bir araya getirilmesi sonrası ortalığa yayılan belge ve bilgilerin hangi amaçla servis edildiğini anlama çabamız soruları da beraberinde getiriyordu. Haberden kimin ne gibi bir menfaati vardı? Kime mesaj gönderiyordu? Ya da bütün bu bilgilerin arasında neyin üzeri örtülmeye çalışılıyordu?
Çünkü güç dengeleri değiştikçe sistemin tehdit olarak gördüğü aktörler de değişiyordu. FETÖ yapılanması, ordu, emniyet ve yargıdaki gücünü MİT’te de kullanmak istedi.
2011’in sonu 2012’nin başlarında medya birbirinden farklı gibi görünen dört farklı olaya kilitlendi. Kozinoğlu, Oslo, Uludere, 7 Şubat… FETÖ’nün mevcut iktidarı ele geçirme planının taşlarını döşeyen bu olayların hepsinin hedefinde MİT vardı.
MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu’nu tutukladılar. Oslo görüşmelerini sızdırarak MİT’i terörle ilişkilendirmek istediler. Uludere’deki olayı ‘yanlış istihbarat’ diyerek MİT’i ‘suçlamak’ istediler. 7 Şubat’ta MİT’in üst yönetimini doğrudan soruşturmanın hedefi yaptılar. Bütün bunlar tek bir merkezden planlanmış gibi bir yıl içinde arka arkaya gerçekleşti.
Elbette amacım yeni bir “derin devlet” hikâyesi yazmak değil. Ama o dönemde Kozinoğlu’nun ölümünü gereğince araştırabilseydik, devletin kurumlarına yönelik operasyonlarının arkasındaki güç ilişkilerinin izini sürmek mümkün olabilirdi, olmadı. Çünkü ölümüne ilişkin yürütülen soruşturma “kalp rahatsızlığına bağlı normal ölüm” diyerek dosya kapatıldı.
✶ ✶ ✶
Bugün, Kozinoğlu’nun şüpheli ölümü 15 yıl sonra yeniden soruşturuluyor. Mezar açıldı, otopsi yapıldı, o dönemde görevli olan bazı kişiler hakkında adli işlemler gerçekleştirildi. 3 Kasım’da medyada çıkan haberler Kaşif Kozinoğlu’nun antimonla zehirlendiği algısını güçlendiren “Kozinoğlu’nda zehir çıktı” gibi başlıklarla sunuldu. Görüş bildiren bazı adli tıp uzmanları da Kozinoğlu’nun tırnaklarında antimon tespitinin zehirlenme ihtimalini güçlü biçimde desteklediğini açıkladı.
Ancak Adli Tıp Kurumu raporunda evet antimon vardı ama ölümün kalp hastalığı sonucu meydana geldiği, mevcut verilerle zehirlenme veya travmatik ölümün tıbbi delillerinin bulunmadığı bildirildi. Savcılık bu rapora itiraz etti.
✶ ✶ ✶
Buradaki sorun, Kozinoğlu’nun ölümüne ilişkin şüphelerimizin zihnimizde kesin bir hükme dönüşmesinde. Medyanın kesin bulgulara ulaşmadan haberin hikâyesini kurgulamasında. Bu tür olaylarda önce bir kanaat oluşuyoruz ardından o kanaatimizi destekleyen, kendi yarattığımız hikâyeye uygun, işimize gelen bulguları değerlendiriyoruz.
Fakat adli tıp raporunda Antimonun zehirlenmeye yol açacak bir etki oluşturduğuna ilişkin bulgu yok ama tırnakta neden yüksek çıktığının açıklanması da yok. Dolayısıyla bu kuşkularımız da çok da haksız sayılmayız. Bir laboratuvar bulgusu cinayetin kanıtı olmayabilir ama normal bir ölüm olduğunun kanıtı da sayılmayabilir.
Dolayısıyla antimon bulgusunu manşete taşıyan gazetecilik de bu bulguyu önemsizleştiren gazetecilik de aynı soruyu sormalı: Bu madde oraya nasıl geldi?
Bunun yanıtını verirsek 15 yıl önce yanıtını veremediğimiz soruların peşine yeniden düşebiliriz. Çünkü bir istihbaratçının ölümü kadar, o ölümün nasıl araştırıldığı ve kamuoyuna nasıl anlatıldığı da önemli. Gazeteci gerçeği araştırdığını sanırken başkalarının hesaplaşmasında bir araca dönüşmemeli.
Categories: Kozinoğlu gerçeği ve gazetecilik
Sende Yorum yap