s

KANLI BAHAR

Mart geldi! Şöyle bahara dair bir yazı yazmak gelmişti içimden!

Nicedir yüreğime çöreklenmiş kara kışı, bahara çevirecek bir yazı yazayım demiştim, şöyle allı morlu, sümbüllü nergisli. Ama ne mümkün!

Bitmek bilmez para hırsları yüzünden dünyayı karanlığa boğmaya ant içmiş bir grup kişinin başlattığı savaş, henüz gelen baharı, başlatmadan bitirdi!

Dedelerimizden dinlerdik İkinci Dünya Savaşı’nı! Birincisi ise malum, tarih kitaplarımızın olmazsa olmazıydı. Hikaye gibi gelirdi bana, gerçek olamayacak kadar acı ve maalesef inkar edilemeyecek kadar gerçek! Sıcak savaşlar bitti artık demişlerdi okulda, soğuk savaş dönemi başladı artık dünyada! Stratejiler, müzakerelerle olacaktı savaşlar, masada! Çocuklar ölmeyecek, insanlar yerlerinden yurtlarından gönderilmeyecekti. Nerede hani?

Resmen ilan edilmese de 3.Dünya savaşı resmen başladı!

Amerika ile İsrail, İran’ saldırdı. Pakistan Afganistan’ı vurdu. Rusya- Ukrayna savaşı, dördüncü yılını doldurdu. Nükleer silahlar, petrol kavgaları, bir parça toprak daha kazanmak uğruna öldürülen masumlar, sönen ocaklar!

Bir Amerika vuruyor İran’ı, bir İsrail! İran bir füze sallıyor, füze gidip Dubai’de turistik bir otelde patlıyor. Amerika İran’ın dini lideri Hamaney’i öldürüyor, İranlı gençler sokaklarda dans ediyor. Biri diğerinin gemisini, diğeri ötekinin santralını patlatıyor. Dünya, sıradaki ülke kim olacak diye tedirginlikle bekliyor. Yıllarca süren Körfez Savaşı ve o savaşı anlatan simultane tercüman kadının sesiyle büyümüş bir nesil olarak 40 yıl sonra aynı yerde olmayı, aklım vicdanım kaldırmıyor. Tüm diplomasi masalarını devirerek sulh yoluyla çözüm istemeyen emperyalist bir gücün, sınır komşusu dahi olmayan bir zorbalık yapmasıdır bu savaşın sebebi! Ve tüm emperyalist devletlerin durmasının tek yolu, savaşın kendi ülkelerine sıçramasıdır. Yoksa 40 yıldır durmadıkları gibi asla durmayacaklardır. Valla bir anne olarak şu noktadan sonra ülkemde ilkokula attıkları füze ile öldürülen 148 kız çocuğu için bütün kıtayı ateşe verirdim! Ne istediniz masum çocuklardan ya! Neyin karşılığı olabilir, suçsuz yere alınan o canlar!

Bir oyun oynanıyor dünya tablasında, piyonlar da biziz aslında!

Oyunun adı ‘Tanrıcılık’, kim hükmedecek yani dünyaya! Para pul değil aslında derdi, ne İsrail’in ne de Amerika’nın! Para da var çünkü pul da! Dertleri, bu paraya kim tamamen sahip olacak, dünya lideri kim olacak. Yani ne açlık, yokluk hikayesi var savaşın altında ne de vatan-millet- Sakarya! Amaç, hepsi benim olsun, daha fazlası olsun. Gerekirse masum sivil ölsün ama benim sınırlarım, he bir de işkembem büyüsün!

Peki bu savaş sırasında dünya ne yapıyor?

Çekirdek çitleyerek olan biteni izliyor. NATO ne yapıyor, Birleşmiş Milletler harekete geçmek için ne bekliyor? Ah tabi ya buldum; ‘Bana dokunmayan yılan, bin yıl yaşasın’ diyor! Savaş insanları öldürüyor, buna seyirci kalanlar da insanlığı öldürüyor! Biz de Coca-Cola içmeyerek, Starbucks’ı protesto ederek yaptırım uyguluyoruz. Çünkü başka bir şey yapamıyoruz.

Savaşın kazananı var gibi gözükse de aslında yoktur ve hiç de olmamıştır!

Savaş sadece ölüm ve gözyaşı getirir ve ödenen de liderlerin yanlış kararlarının, doymak bilmeyen hırslarının bedelidir. Haklı olanı değil güçsüz olanı ortaya çıkarır ki ölümün olduğu yerde neyin hakkı tartışılır!

Zaten savaşı, zenginler çıkarır, fakirler ölür!

Liderler planlar, halk sürünür!

Ya daha üç gün önce minicik bir virüs yüzünden, başınızı çıkartamıyordunuz evden, ödünüz kopuyordu ölmekten hangi ara unuttunuz da bunu, can almaya geldi sıra! Hiç mi akıllanmadınız, bir anda tepetaklak olabiliyor dünya, sırası mı işgalin, savaşın, top tüfeğin acaba!

Sözüm emperyalist devletlere, batı ülkelerine;

İnsanlık savaşa bir son vermezse savaş, insanlığın sonunu getirecek!

Ve savaşta yetim kalan bir çocuğun ahı, bir gün dünyayı yerle bir edecek!

……………………..*……………………….

İRAN MASALI

O zaman buyurun size bir İran masalı!

Binbir Gece Masalları’nı anlatacağımı düşünebilirsiniz, o masallar da bu ülkeden çıktı nasılsa!

Ben gerçek bir hikâye anlatacağım size, yaşanmış bir masalı!

İran’da cumhuriyeti ilan eden, kadınların okumasını sağlayan, İran’ı batı ülkelerinin eğitim, yönetim sistemiyle idare etmeyi amaçlayan, bu yolda da devrim yapan İran şahı Rıza Şah’ı oğlu Muhammed Rıza Pehlevi’nin ibret verici masalından bahsedeceğim biraz!

II. Dünya Savaşı sırasında İran'ı işgal eden ve ülkedeki cumhuriyet yönetiminden son derece rahatsız olan Britanya ve Sovyetler Birliği'nin baskısıyla tahttan çekilen babası Rıza Şah'ın yerine iktidara geldi Muhammed Rıza Pehlevi!

Şah olarak oturduğu tahtta, İran'ı küresel bir güç ve modern bir ülkeye dönüştürme iddiasıyla içinde kadınlara oy hakkının tanınması ve çeşitli endüstrilerin millileştirilmesinin de dahil olduğu bir dizi ekonomik, sosyal ve siyasi reformu içeren Beyaz Devrim adlı programı uygulamaya koydu. "Şahların 2.500'nci yıldönümü" nedeniyle 12 Ekim 1971'de başlayan ve 3 gün 3 gece masal gibi bir davet verdi. Dünya tarihinin bugüne kadarki en görkemli davetini, İran Şahı Rıza Pehlevi vermişti!

Davet yeri olarak turistlerin ziyaret ettiği antik kent Persepolis, yeniden inşa edildi. Bölgeye dev çadırlar, otağlar kuruldu, golf sahası yapıldı, su kanalları açıldı. Ziyafet işini de dönemin dünyanın en ünlü lokantası Maxim's de Paris üstlendi. Maxim's patronu, yanında en ünlü 40 aşçısı, hepsi yabancı dil bilen 120 şef garsonu ve 250 garson ile komiden oluşan ufak bir ordu ile İran'a geldi.

Ziyafetlerde 3 ton sığır, kuzu ve domuz eti, 1,5 ton kuş eti ile 20 ton erzak kullanıldı. Farklı ekmekler, kruvasanlar, bagetler ve çeşitli hamurlu mamulleri taze sunmak için 2 tane dev fırın inşa edildi. Yıllanmış ve hepsi marka olan 20 bin şişe viski ile 50 bin şişe şarap ve şampanya tüketildi. Asırlık konyaklar, vodkalar, cinler, likörler su gibi içildi. Bütün yemek takımları Fransız Limoges porselenleri ile kadehler Bacarrat kristalleriydi. Bunlar, Fransa'dan satın alınarak iki kargo uçağıyla İran’a getirildi. Peyzaj düzenlemesi için Fransa'dan 15 bin tane serpilmiş 20 bin ağaç fidanı getirilip dikildi. Masal bölgesi yaratmak için dünyanın farklı ülkelerinden hepsi ötücü 50 bin civarında kuş getirilip salındı. Şiraz Havalimanı ile Persepolis arasına yeni otoban yapıldı. Alman Mercedes ağırlıklı olarak 600 yeni makam limuzin oto satın alındı. İngiliz, Fransız, Amerikan firmalarından 2 bin civarında lüks son model otolar alındı. İran Şahı Pehlevi dünyanın tanık olmadığı, masalların bile yetersiz kalabileceği görülmemiş bir şölen yaşatmak istiyordu. Bütün çadır ve otağların pencerelerini örtmek için 37 kilometre uzunluğunda saf ipek kumaş kullanıldı. Resmi geçitler için 1700 kişilik özel eğitimli asker birliği kuruldu, her biri Pers İmparatorluğu üniformalarıyla meydana çıktı. Dünyanın gördüğü en muhteşem ve akıllara durgunluk veren törene, Şah Rıza Pehlevi başında 5 kiloluk som altın olan tacıyla çıktı. Gala gecesinde konukların tümüne ağzı açık mücevher kutusu tutularak gecenin anısı olarak kutudan beğendikleri birer mücevher almaları istendi. Kutu içinde safir, yakut, zümrüt, pırlanta, elmas taşlı yüzükler vardı. Şah Pehlevi davet için kesenin ağzını açtıklarını ve itibardan tasarruf etmeyeceklerini söylemişti.

Şah Pehlevi bu davet ve törende kendisini Şehinşah (Yeryüzündeki kralların kralı), Eşi Farah Diba'yı ise Şahbanu (En büyük kraliçe) ilan etti. Dünyanın inanmaz gözlerle izlediği bu görkemli davette dünya kralları, kraliçeler, devlet başkanları, sultanlar, prensler, veliahtlar, liderler, başbakanlar bulunuyordu. Tam 70 dünya ülkesinden 600 seçkin konuk biraradaydı. Türkiye Cumhuriyeti adına dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay oradaydı. İran Şahı Pehlevi, kendisini dünyanın en güçlü insanı ve ülkesini kendi malı olarak görüyordu.

Bu davete, mollalar "Şeytan Şenliği" adını taktılar.

Bir süre sonra seküler bir Müslüman olarak izlediği güçlü modernleşme ve sekülerleşme siyaseti, İsrail ile olan ilişkileri, Bazaari denilen geleneksel tüccar sınıfıyla çatışması, kendisi, ailesi ve yönetici elitle ilgili yolsuzluk konuları nedeniyle zedelenmeye başladı. ABD ve Britanya'nın desteğini çekmesi, İslamcı ve yükselen komünist faaliyetlerle çatışmalar, iktidarının sonunu getirdi. 1979 yılına gelindiğinde, siyasi huzursuzluk bir devrime dönüşerek Muhammed Rızâ Pehlevî'nin 16 Ocak günü İran'ı terk etmek zorunda kalmasına neden oldu. İran Şahı Pehlevi eşi, çocukları ve yakınlarının bulunduğu toplam 20 kişilik bir grup yanında birkaç parça valizle Tahran'dan havalandı. İstikamet sığınacakları Amerika idi ama olmadı. Birlikte çalıştıkları, sırdaşı, akıl hocası, en güvendiği insanlardan olan ABD'nin efsane Dışişleri Bakanı Kissinger, kendisini ABD'ye alamayacaklarını bildirdi. Hayalkırıklığına uğrayan Pehlevi yüksek tahsilini tamamladığı İsviçre'ye sığındı, ne de olsa oradaki bankalarda milyar Dolar’ları vardı ama İsviçre de kapıyı kapattı. Paris, Farah Diba'nın ikinci evi, Pehlevi'nin de çok sık gittiği şehirdi. Fransız bankalarında da hatırı sayılır servet yatıyordu ama Fransa da kabul edemeyeceğini açıkladı. İngiltere, Almanya ve bütün Avrupa ülkeleri üzgün olduklarını peşpeşe duyurdular. Türkiye, tamamen sessiz kaldı.

Şah ve ailesini kimse istemiyordu, Adeta sokakta kalmışlardı. Sonunda Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat'ın eşi prenses Cihan'a ağlayarak telefon açıp yalvaran Farah Diba'nın ricası üzerine Mısır'ın başkenti Kahire'de ufak bir saraya yerleştiler ve memleket hasretiyle geçen hüzünlü günleri başladı. Kralların kralı Şehinşah Rıza Pehlevi’nin şaşaalı hayatı, 59 yaşında pankreas kanseri sebebiyle son buldu. Aileyi saran trajedi, bununla bitmiyordu. Esmer güzeli kızı Leyla uyuşturucu kullanıyordu, bir gece fazla doz aldı ve 31 yaşında yaşama veda etti. Oğlu Ali Rıza film artisti gibi yakışıklıydı. Bunalıma girdi ve kafasına silahını dayayıp tetiğe bastı. Yaşı sadece 45 idi.

Şah'ın dünyanın en güçlü şirketlerinden 207 tanesinde ortaklığı vardı. Neredeyse dünyanın bütün ülkelerinde değişik isimler ve şifrelerle parası vardı ama tek kuruşu işe yaramadı. Yalnız ve muhtaç olarak bu dünyadan ayrıldı.

Sanıldığı gibi büyük insanlar yönetmez dünyayı! Kendini büyük sanan ve başkalarının da öyle sandığına inananlar yönetir. Ve hikâyenin sonu hep bellidir!

Kıssadan hisse;

Kendini dünyalar kadar değerli hissedenler!

Dünya beş para etmiyor artık, bilin de!

………………………..*…………………………….

KÜLKEDİSİ

Bu hafta önemli bir hafta!

Çünkü içinde ‘Dünya Kadınlar Günü’ var!

Ama savaş, kan, barutla o kadar dolu ki gündem, dünyanın en naif, en zarif varlıklarını yazacak yer de kalmadı, enerji de moral de…

O yüzden klasik bir ‘Kadınlar Günü’ yazısı yerine masallardan gideceğim yine!

Tarihin en bedbaht başlayan ama hikayesi mutlu sona kavuşan kedisi kimdir?

Külkedisi!

Tabi ki kedisi değil, kadını! Kül’lerinden doğan bir kadının hikayesi!

Ünlü bir halk masalının kahramanı olan genç bir kız Külkedisi!

Masalda, üvey annesi ve kıskanç üvey kız kardeşleri tarafından kötü davranılan, temizlik yaptırılan, şöminedeki külleri temizlemesi için zorlanan bir genç kız, ona yardım eden bir iyilik perisi ve onunla evlenip Külkedisi'nin tüm hayatını değiştiren yakışıklı bir prens anlatılır. Dünyada sayısız kez işlenen bu öykünün sadece Avrupa'da 550'yi aşkın değişik biçimi anlatılır.

Bu arada dünyada filmi en çok çekilen masalmış kendisi!

Tüm zamanların bu en ünlü masalının hikayesi, Antik Mısır’a, Yunan mitlerine ve Çin efsanelerine kadar uzanıyor. Antik Mısır’da bir Külkedisi; Rhodopis!

Bir kartal, köle bir kızın ayakkabısını kapar ve firavunun sarayına bırakır. Firavun, o narin ayakkabının sahibini bulur.

Yunan Mitolojisi'nde; Kül Ayıklayan Tanrıça!

Tanrıça Afrodit, güzeller güzeli Psykhe'yi kıskanır. Ona kül yığınlarından mercimek ayıklatır. Ama sonunda Psykhe sonunda tanrılar katına yükselir.

Çin Masalında; Yeh-Shen!

Büyülü bir balık ruhu, fakir Yeh-Shen’e altın ayakkabılar verir ama o festivalde ayakkabısını düşürür. Bir prens onu arar, bulur, evlenir.

1697’de Charles Perrault’un Fransız versiyonunda da cam ayakkabı ve balkabağı arabası ilk kez sahneye çıktı, masal renklendi!

İtiraf ediyorum, ben çocukken güzel gelirdi bu masal ama çocuğuma anlatırken başka bir açıdan baktım ve eski tadı alamadım. Külkedisi, yaşadığı onca zorluğa, sıkıntıya rağmen çalışkan, akıllı, yardımsever, dürüst, anlayışlı ve hayat dolu bir kızdı. İstese hayatının iplerini eline alıp bulunduğu tavan arasından ayrılabilir ve kendine yeni bir yaşam kurabilirdi. Ama o, kendisine dayatılan hayatı kabullenmiş, koyun gibi güdülmeye razı olmuş, kurtulmak için uğraşmamıştır. Onu kurtaran minicik ayaklarına tav olan yakışıklı, soylu bir prens olmuştur. Sonradan bunun adına psikolojide ‘Külkedisi Sendromu’ konmuştur. Bu sendrom, kadınların içinde bulundukları durumdan kurtulmak için bir erkeğe ihtiyaç duymaları durumudur.

Bir gün edebiyatçı bir büyüğümle sohbetimizde, olayın aslında böyle olmadığını, bu kül masalının bir mit, kült bir sembol olduğunu anladım. Külkedisi, bastırılmış kadınların, kaderini yenenlerin ve içsel dönüşümün sembolü aslında! Bir ayakkabıyla başlayan devrim!

Bu masal, sadece bir peri masalı değil, kadının toplumda aşağılanması, sınavlardan geçerek yüceltilmesi ve dönüşüm temalarının mitolojik bir aynası!

En zavallı en yalnız en yoksul en kimsesiz kadınların hayatlarının bile bir anda değişebileceğinin, prensese dönüşebileceklerinin masalsı ümidi!

İşte her coğrafya, kendi kültürel değerleriyle bu hikâyeyi yeniden şekillendirmişti!

Ve masalın biz kadınlara iki şey öğretti;

Başına ne gelirse gelsin umutsuz olma!

Ve asla arkana bakma!

Geride kalanlar, ya bıraktığın yerde değildir ya da bıraktığın gibi değildir!

…………………………*……………………

HAFTANIN EN’LERİ;

Haftanın Vahşeti; Gerçi gündem savaş olunca, her konu vahşet her cümleden kan damlıyor, barut sızıyor. Bu kez de okulda vahşet yaşandı! İstanbul'un Çekmeköy ilçesinde bulunan Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi'nde 17 yaşındaki F.S.B., iki öğretmenini ve bir öğrenciyi bıçakladı. Ağır yaralanan öğretmen Fatma Nur Çelik hayatını kaybetti, saldırgan gözaltına alındı. Olaya tepki gösteren Türk Eğitim-Sen ve Eğitim Bir Sen 1 gün iş bırakma kararı aldı! Bu gençlik, ne yaşıyor, neyin kafasında inanamıyorum! Bizim zamanımızda öğretmenlere saygı duyulur, dahası ciddi ciddi korkulurdu. Eti sizin, kemiği bizim diye emanet ederdi veliler çocuklarını, öğretmenlere! Şimdi okullara bıçak sokuluyor, bıçakla öğretmenlere, arkadaşlara saldırılıyor, insanlar ölüyor! Artık bilemiyorum bu dünya nereye gidiyor!

Haftanın Dışlanması; ‘Babanın yediği hurmalar, kızlarını tırmalar’ durumu! Prens Andrew’un Jeffrey Epstein bağlantılarının ortaya çıkmasıyla ünvanını terk etmek zorunda kalması ve gözaltına alınmasının ardından kızları da bu skandaldan etkilendi. Prenses Beatrice ve Prenses Eugenie, bu yıl Royal Ascot'ta Kraliyet Locası'na davet edilmeyecek. Bu karar, kardeşlerin kraliyet protokolündeki görünürlüğünün kademeli olarak azaltılacağının şiddetli bir göstergesi sanki! Her yıl haziran ayında düzenlenen Kraliyet At Yarışları (Royal Ascot), İngiltere'de kraliyet ailesinin üst düzey mensuplarının katıldığı yaz etkinliği olarak büyük önem taşıyor. Bu yarışa davet edilmeme, kraliyet ailesinden dışlanıldığının, sadece baba Andrew’ın değil kızlarının da üstü örtülü cezalandırıldığının ispatı kanımca! Herkesin bir derdi var işte, prenses de olsan ne çare!

Haftanın Açıklaması; Tam da kadınlar gününe denk geldi! Oyuncu Deniz Çakır’ın, cinsiyet eşitsizliğine yönelik çifte standart açıklaması, gündemi sert etkiledi! Çakır, dizilerde partnerler arasındaki yaş farkı ile ilgili olarak “Sektörde kadınlara raf ömrü varmış gibi bakılıyor” sözleriyle durumu eleştirdi. Son olarak Kenan İmirzalıoğlu ile Afra Saraçoğlu arasındaki 23 yaş, Murat Yıldırım ile Cemre Baysel arasındaki 20 yaş fark, kadın oyuncuların yaş aldıkça sektörde üstlenebileceği rollerin daralmasına karşın erkek oyuncuların benzer bir sorun yaşamadığını gösteriyor. Ünlü oyuncu, “Kadının küçük, erkeğin büyük olduğu rollere rastlıyoruz. Olmaz diye bir şey yok. Hayatta olduğu gibi dizide de olabilir. Kadınların raf ömrü var gibi bakılıyor. Erkekler aynı kalıyor, yandaki kadınlar güncelleniyor.’ Diyerek duruma tepkisini gösterdi. Valla çok da haklı! Dizide yaş sebebiyle babasını oynaması gerekirken sevgilisini oynatmak da neyin nesi! O Yaştski adamın yanına, koy 40’lı yaşlarda kadını! Kadınlar gençken oynatılsın, tüketilsin, yaşı geçince de bırakılsın, oynatılmasın. Ama erkek oyuncular, her daim jön kalsınlar, ne kadar yaşlanırsa yaşlansınlar! Çifte standarttın dibidir bu!

Haftanın Hastalığı; Enteresan bir hastalık ve belirtileri çok tanıdık çok alışık! Tekrarlayan öksürükler ve nefes darlığıyla kendini gösteren ve dünyada 35 binde bir görülen bir hastalık ‘MEN2 Sendromu’! Geçmeyen öksürüğü nedeniyle doktora giden 30 yaşındaki Mahir Alagöz'e yapılan detaylı tetkikler sonrası dünya genelinde 35 binde bir görüldüğü belirtilen multiple endokrin neoplazi tip 2 tanısı konuldu ve 4 ameliyat geçirdi. Çoklu endokrin organ tutulumlarıyla seyreden, tümörlerden oluşan bu sendrom, ameliyat ve ömür boyu takip gerektiriyor. Öksürük deyip geçmeyin, sonuçları hayli ağır olabiliyor!

Haftanın Pazarlığı; Savaşı başlatan tuş oldu! ABD Savunma Bakanlığının (Pentagon) teknoloji şirketi Anthropic’in vicdanen uygun bulmadığı için veri ve platformlarını vermeyeceğini açıklamasıyla ile sonuçsuz kalan lakin OpenAI ile anlaşmasıyla sonuçlanan yapay zeka araçlarını askeri operasyonlarda "sınırsız" kullanma müzakerelerinden hemen sonra İran saldırısı gerçekleşti! Pentagon, Anthropic'ten yapay zeka modeli Claude üzerindeki tüm güvenlik kısıtlamalarını kaldırmasını ve teknolojinin "tüm yasal amaçlar için sınırsız kullanıma" açılmasını talep etti, şirket kabul etmedi. Bunun üzerine Trump ültimatom vererek Anthropic teknolojisinin durdurulmasını emretti. Akabinde OpenAI Üst Yöneticisi (CEO) Sam Altman, Pentagon ile yapay zeka modellerinin bakanlığın ağına entegre edilmesine yönelik anlaşmaya vardıklarını duyurdu. Arkasına yapay zeka şirketini alan Amerika, düğmeye bastı, savaşı başlattı! Tek başına zekayla olmuyormuş savaş yönetmek, o ancak ulu önder Atatürk’te olan bir maharet! Şimdikiler zekanın yapayıyla savaş yönetiyor, adına da başarı diyor!

Categories: KANLI BAHAR

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.