Gençlerin bize anlatmadığı bir şey var!
Kanadalı araştırmacı Maya Gislason’ın kızı bir gün okul çıkışı elinde iki resim ile eve geldi. Resimlerden birinde ağaçlar, mavi ve yeşil renkler, tanıdık bir gezegen vardı. Diğerinde ise yanmakta olan bir dünya resmedilmişti. Çocuk, annesine şu soruyu yöneltti: “2050'de öldüğümde kaç yaşında olacağım?”
Kanadalı araştırmacı Maya Gislason’ın kızı bir gün okul çıkışı elinde iki resim ile eve geldi. Resimlerden birinde ağaçlar, mavi ve yeşil renkler, tanıdık bir gezegen vardı. Diğerinde ise yanmakta olan bir dünya resmedilmişti. Çocuk, annesine şu soruyu yöneltti: “2050'de öldüğümde kaç yaşında olacağım?”
"Hâlâ hayatta olacak mıyım?" değil, “Dünya o zaman nasıl olacak?” değil. Genç yaşta hayatın biteceğini kabul eden ve sadece ne kadar vaktinin kaldığını anlamaya çalışan bir merak.
Bundan 4 yıl önce Hürriyet Plus ile “Doğum Yılı 2020” adlı bir belgesel serisi hazırlamış ve 2020’de doğan bir çocuğu nelerin beklediğini anlatmaya çalışmıştık. İlk bölümün adını da “Köprüden Önce Son Çıkış” koymuştuk. Artık o çıkışın hâlâ orada olup olmadığından da emin değiliz.
Simon Fraser Üniversitesi'nin Şubat 2026'da yayımladığı (ve Maya Gislason’ın ortak yazar olduğu) araştırmaya göre artık gençlerin iklim kriziyle ilgili hissettiklerini "eko-kaygı" etiketiyle geçiştirmek mümkün değil. Keder var. Öfke var. Bireysel eylemlerin anlamsız hissettirdiği “eko-felç” var. İşin daha üzücü yanı gençlerin büyük bölümü duygularını çevresindekilerle paylaşmaktan kaçınıyor; sadece yas tutmuyorlar, yaslarını saklamak zorunda hissediyorlar. Onları yargılayacağımızdan korkuyorlar.
Ve büyük ihtimalle haklılar.
Onlara “Kaygılanma” diyoruz. “Plastik pipeti bırak, bez çanta taşı, dünyanı kurtar” diyoruz. Çocuk altı yaşında. Türlerin yok olduğunu, denizlerin yükseldiğini, ormanların yandığını öğrenen bir çocuk ‘bana yaşayacak yer olmayacak’ diye yas tutuyor, biz ‘bireysel sorumluluktan’ bahsediyoruz. Çocuklara fazla şeker yediği için hiperaktif teşhisi koyar gibi davranıyoruz. Mahvettiğimiz bir gezegene layık gördüğümüz çocukların duygularını, antidepresan ordularıyla bastırmaya çabalıyoruz.
Avustralyalı felsefeci Glenn Albrecht 2003'te "solastalji" diye bir kavram ortaya atmıştı. Tanıdık bir yerin çevresel tahribatla değişmesinden duyulan acı. Solastalji o zaman yerel ve kişiseldi. Büyüdüğün deniz kıyısı, çocukluğunun yeşili, parkı. Şimdi çocuklar hiç görmedikleri buzullar, hiç adını duymadıkları balıklar için yas tutuyor. Kaybetmeden kaybetmiş hissediyorlar.
10 ülkeden 10 bin genci içeren 2021 tarihli Lancet araştırması bu durumu sayıya dökmüştü: İklim kaygısı, gençlerin yüzde 45’inin günlük hayatını olumsuz etkiliyor. Uyku bozukluğu, konsantrasyon güçlüğü, geleceğe dair karar verememe. Gençler evlenmek istemiyor, çocuk sahibi olmaktan korkuyor, büyük planlar yapmak istemiyor.
Bizim nesil “Bu dünyaya çocuk getirmek istemiyorum" klişesini ağzına dolayıp dünyayı çocuğa boğdu. Güya dünyaya getirmek istemediğimiz o çocuklar ise yarım ağızla söylemiyor bunu; Z jenerasyonunun yüzde 38'i “iklim değişikliği çocuk sahibi olma kararımı olumsuz etkiledi” diyor. Bu bir tercih değil, bir vazgeçiş: Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu'nun 2025 raporu lafı gevelemeden adını koyuyor: Asıl kriz doğurganlık oranlarının düşmesi değil, üreme özgürlüğünün çökmesi. İnsanlar çocuk istememeyi seçmiyor; çocuk sahibi olma hakkını kaybediyor.
Ama sorumlu kim? Karbon ayak izi. 2004'te PR kampanyalarıyla iklim krizinin sorumluluğu şirketlerden bireylere aktarıldı, hesap makinesi elimize tutuşturuldu. Çocuklara da aynı hesap makinesi verildi. Ve bu çocuklar hem tablonun ağırlığını taşıyor hem de görmezden geliniyor. Sonra saçma sapan eylemler yapıp bir başka “tabloya” boya attıklarında onlara kızıyoruz. Bize zor bir soru sorduklarında, “Ödevini yaptın mı?” diyerek konuyu değiştirmemiz gibi. Peki biz ödevimizi yaptık mı?
Zor soru demişken Maya Hanım’ın küçük kızı, “2050'de öldüğümde kaç yaşında olacağım?” diye sormuştu. Plastik çöpümü dönüştürüp dünyayı kurtarırken bu konuyu da düşüneceğim.
Sende Yorum yap