Sen ile ben
Bağlaçlar üzerine yeterince düşünmeyiz. “Bağlaç” bizde, üniversite sınavına kadar önemlidir. Sınav biter, ezberler uçar gider.
Bağlaç neydi, hatırlayalım. Sözcük ve cümleleri birbirine bağlayan, kendi başına anlamı olmayan, anlamı da bağlamına göre değişen, değiştiren sözcükler. “Birbirine bağlamak” önemli, nasıl bağladığın daha da önemli. Üzerinde düşünelim.
“Ben ve sen” iki ayrı kişi, “ben ya da sen” tercihli tek kişidir. “Ben ile sen/benle sen” ise bütünleşmiştir. İlk ikisinden “biz” çıkmaz, “benle sen”den çıkar.
Postmodern dünya, toplumları “ben ve sen” olarak ayrıştırır. “Sahte bilinç” üreterek ortak bilinci parçalar. Farklılaşmaya özendirir. Ulusal kültüre tuzaklar kurar, benzerlikleri imha eder.
ABD/İsrail- İran Savaşı, ekonomik sonuçları kadar zihinsel sonuçlarıyla da bir dönüm noktası. ABD iç kamuoyundaki gerilimden Körfez ülkelerinin kurgusal yapılarına, Avrupa evrensel değerlerine kadar kırılmalar yaşanıyor.
Özellikle Körfez ülkelerinin, petrol ve turizm kaynaklı görkemlerinin arkasında savunmadan bilgi birikimine kadar devletleşmemiş gerçekliğinin gözler önüne serilmesi, yönetim kadrolarının eğitimlerini ABD/İngiltere’den alıp servetlerini oralara kaydırarak “biz” bilincinin sıfır noktasında kalması acıklıdır.
Bu süreçten ders çıkarmayı bilen ülkeler, “kâr” çıkarmayı bilen ülkeler kadar kazançlıdır. Neo-liberalizm lehine işleyen eğitim içeriklerinin “ulusal biz” çatısı altında yeniden tasarlanması gerektiği açıktır. Savunmanın millileşmesinin önemi de anlaşıldı.
Milli değer, ulus bilinci gibi ortaklıkların varoluşsal gereklilikler olduğunun, farklılıkları değil benzerlikleri öne çıkarmaya odaklı “biz”in, yaşamsal olduğunun altını çizmek gerekiyor.
Üniversitelerden medyaya, savunmadan tarıma kadar kendine yeterliliğin ve millileşmenin önemi üzerine daha fazla çaba harcamanın gerekliliği açık.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen hafta yaptığı konuşmasında geçen üç ifadenin savaş gündeminde kaybolup gitmemesi gerekiyor;
Bir, Atatürk’ün sözlerini hatırlatarak “İstiklâl Marşı” üzerinden “inkılap ruhu”na vurguyla “ortak değer” hatırlatması,
İki, “Bizim ‘Sünnilik, Şiilik’ gibi bir dinimiz yok. Bizim tek dinimiz var, o da İslam” diyerek farklılaşma tuzağına dikkat çekmesi,
Üç, “Bizi biz yapan kurucu değerlerimiz” ifadesiyle “ulus bilinci” göndermesi.
“Sen ve ben yok, sen ile ben var” örneğindeki gibi “biz” bilincini oluşturmaya odaklı eğitim, politika ve söylemleri hayata geçirme zamanı.
İlber Hocam…
Mülkiye’nin hoca yemekhanesinde İlber Ortaylı ve Ahmet Taner Kışlalı’yla aynı masada yediğim yemekleri hiç unutmam. Ben yeni asistan, onlar efsane hoca. Yemeğe dokunmaz onları dinlerdim. Ortak dünya görüşlerimizin ötesinde, “iyi hoca olmak nedir” sorusunun cevabıydı ikisi de.
“İnsan nasıl özgüvenli olur”, “hayat nasıl yaşanır”, “geniş kültür neden önemlidir”, “dalga geçerek eleştiri nasıl yapılır”, “bilim nasıl üniversitenin duvarlarını aşıp halka ulaştırılır” sorularının cevaplarını İlber Hocamdan aldığımda daha yolun başındaydım.
Minnetle.
Bence
Bir, BMGK’de İran’ın kınanması oylamasında, Çin ve Rusya’nın çekimser kalması üzerine ülkelerin tutumlarını konuştuk, çekimserlik eylemini konuşmadık. Yeni zamanlarda net tutum almamak, çekimser kalmak süreç yönetimine en uygun tutumdur bence.
İki, aşevinde dağıtılan yemekte tek toynaklı hayvan eti bulundu. Hayvanın da yarış atı Smart Latch olduğu anlaşıldı. Başarı odaklı neo-liberalizmin geldiği son noktaya en somut örnek. Denetimi küçümseyen, insanı önemsemeyen, başarısız olduğunda, başkalarının tabağına servis edildiğin anlayışın acıklı özeti bence.
AKLIMDA KALAN
Bu köşede 100 yazı yazmış olmak: Annem ve babamla gurur duyarım. Devlet üniversitesinde hoca olmanın gururunu duyarım. Alanında ilk olan üç kitap yazmış, yenisini de yazıyor olmaktan gurur duyarım. Abdi İpekçi’nin mirası, Özay Şendir’in yönettiği, basın tarihindeki yeri hep ayrı olan Milliyet’te köşe yazmanın gururu çok başka. Hayat sana teşekkür ederim.
Sende Yorum yap