İran’da muhalefet neden sessiz?
Uzun zamandır izlemeyi düşündüğüm İranlı yönetmen Jafar Panahi’nin Görünmez Kaza filmini bu hafta seyretme fırsatı buldum. Film bittiğinde telefona uzandım, karşıma yine Tahran çıktı. Patlamalar, yükselen siyah dumanlar, vurulan yakıt depoları...
O an, izlediğim filmle ekrandaki haberler arasında bir bağ olduğunu düşündüm.
Film; hapishane ve işkence yüzünden hayatları ters düz olmuş rejim muhaliflerinin, kendilerine işkence ettiğine inandıkları bir adamı kaçırıp, onunla yaptıkları hesaplaşmayı anlatıyor.
İlk kez hesap sorma fırsatı ellerine geçiyor ama film burada ilginçleşiyor. Çünkü, adamın gerçekten o işkenceci olup olmadığından tam emin değiller.
Hapisteyken hepsinin gözü bağlıymış. Biri onu protez bacağının sesinden tanıdığını düşünüyor, öteki ses tonundan, başkası da bıraktığı histen. Yani ortada sadece öfke değil, kuşku da var.
Filmin sonlarına doğru, adamın kendini nasıl savunduğunu da öğreniyoruz. Yaptığı işkenceleri, “içerideki bozgunculara ve dışarıdaki düşmanlara karşı verilen savaşın parçası” gibi anlatıyor. Devlet ve güvenlik adına hareket ettiğini, bir bacağını savaşta kaybettiğini söylüyor.
Filmi bugüne bağlayan yer tam da burası. Bugün saldırı altındaki İran’ın molla rejimi de uzun yıllardır kendini aynı dille meşrulaştırıyor.
Ancak mesele sadece rejimin dili değil. Benzer bir hesap, bu kez İran’a yönelen dış saldırılarda da devreye girdi.
İsrail ile ABD tarafında beklenti şuydu:
Lider kadro ve stratejik merkezler vurulurken, yıllardır içeride birikmiş öfke sokağa taşacak, rejim çözülmeye başlayacaktı.
Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Çünkü dışarıdan yazılan bu tür senaryolar, Ortadoğu toplumlarının hafızasını, korkularını ve onur duygusunu ıskalıyor.
Bombalar yağarken bekledikleri büyük ayaklanma gelmedi.
Bunun ilk nedeni basit, ama dışarıdan bakılınca kolayca unutuluyor. Böylesi günlerde insanlar önce hayatta kalmaya çalışır. Evini düşünür, çocuğunu düşünür, yarın sabahı düşünür.
Rejimin en sert muhalifleri bile saldırıların yalnızca askerî hedeflerle sınırlı kalmadığını gördü. Sokaktaki insanın gündelik hayatına, canına, malına, hafızasına ve milli onuruna dokunan bombardıman, muhalif cenahta ülkenin nereye sürüklendiğine dair ortak korkuları büyüttü.
İkinci neden; muhalefet cephesinin dağınık yapısı. İran’da rejime karşı çıkan çok farklı gruplar var. Bir yanda sesi daha çok yurtdışından gelen Şah yanlıları, öte yanda ülke içinde laik cumhuriyet isteyen damar.
Kürt ve Belu hareketleri ise yalnızca rejime değil, merkezin yıllardır kurduğu ilişkiye de itiraz ediyor; onların meselesi aynı zamanda etnik ve bölgesel haklar.
Son yılların en güçlü itirazını, kadınların öncülük ettiği protestolar üretti. Buna gençlik hareketleri, dijital aktivistler, büyük şehirlerde yaşayan örgütsüz ama öfkeli kitleler ve ekonomik gidişattan rahatsız muhafazakâr çevreler de eklendi.
Kısacası, rejime itiraz eden geniş bir kesim var. Ama, rejimden sonra nasıl bir ülke kurulacağı konusunda ortak bir cevap yok. Çünkü her grubun İran’ın geleceğine dair farklı bir tasavvuru var.
Mevcut muhalefetin tam büyüklüğünü ölçmek kolay değil. Kapalı rejimlerde insanlar gerçek fikrini açıkça söyleyemiyor. Yine de bazı göstergeler bize yön veriyor. 2024 seçimlerine katılımın tarihî biçimde düşmesi, rejimin meşruiyetinin aşındığını düşündürüyor. Anonim araştırmalar da, rejimin devamını isteyenlerin azınlıkta kalmış olabileceğine işaret ediyor.
Rejim karşıtları açısından temel sorun; itirazın ortak bir siyasi hatta buluşamaması.
Panahi’nin filmi tam burada yeniden anlam kazanıyor. Eski mahpuslar ellerine geçen fırsatı hemen intikam için kullanmıyor, duruyor, tartışıyor, birbirlerini eleştiriyorlar. Çünkü öfke büyük olsa da, belirsizlik de büyük. Karşılarındaki adam gerçekten o mu? Verilecek karar adil mi olacak, yoksa yeni bir karanlığın başlangıcı mı?
Bugünün İran’ında da buna benzer bir eşik var. Rejime öfke duyan geniş kesimin eline bir fırsat geçmiş gibi görünebilir, ama o fırsatın nereye açıldığı belirsiz.
Belki de bu yüzden İran’daki muhalefet sessiz.
O sessizliğin içinde korku da var, onur da var, memleketlerini kaybetme endişesi de. Kimse, ülkesinin yıkımı üzerinden kurulacak bir değişimi gönül rahatlığıyla sahiplenemiyor.
Sende Yorum yap