s

‘Hızlandıkça azalıyorum’

Biriktirmeyi seven saat meraklılarını yıllardır izliyorum. Yeni renkler, çarpıcı tasarımlar, ünlü markaların peşinde yıllarca koşulan “ikonik” modelleri veya “kaçırılmayacak” fırsatlar derken koleksiyon büyüyor, saatler sürekli değişiyor. Fakat burada tuhaf bir şey var: Amaç müze kurmak değilse, saat sayısı arttıkça koleksiyonun derinliği çoğu zaman azalıyor. Jaguar Kitap’tan çıkan Kjersti Skomsvold’un romanının adı gibi, dengesiz koleksiyonlar “Hızlandıkça Azalıyorum” insanlarına aittir.

Saat koleksiyonculuğu tek bir kategoriye sığmaz. Aynı saat bir kişi için tüketim nesnesi, bir başkası için zanaat ve tarih bilgisinin kapısı olabilir. Fark nesnede değil motivasyondadır. Tüketim düzeyinde saat bir dopamin kaynağıdır. Koleksiyon düzeyinde bilgi devreye girer. Merak düzeyinde ise saatle yaşanmaya başlanır. Sorun, hız kültürünün bizi ilk basamakta tutmasıdır. Sürü etkisi bu döngüyü pekiştirir. “İkonik” veya “efsane” gibi kelimeler bireysel değerlerin yerini alır. Kendi ölçülerimizi kurmak emek ister, hazır paketlenmiş zevklere yaslanmak konforludur. Fakat bir koleksiyon baştan sona sürekli değişiyorsa, iki şekilde okunabilir: Arayış ya da huzursuzluk. Genç koleksiyoner için denemek doğal fakat çoğu saat meraklısı bence huzursuz. Saat değil gösteriş satın alıyorlar. Koleksiyon değil, dolaşım sisteminin bir parçası oluyorlar.

Oysa bir saatle yaşamak başka bir şeydir. Saatin bilekteki ağırlığını sevmek veya ışığın kadrandaki değişimini izlemek güzeldir. Lorenzo Burchiellaro’nun başını hafifçe öne eğmiş masa saatini hep aklımda. O eğim beni çok düşündürüyor, orada elli yıl metal işledikten sonra hâlâ “keşfedilecek çok şey var” diyebilen bir sanatçının sesi var. Saatleri ve sanatı sevmek kolay değil, bir tekâmül süreci gerektirir. Hız kültürü bu süreci atlamak ister. Oysa “bilmemeye daha bir ömür vakit” var.

Ben saatlerle vitrinde değil, 1990’ların başında kitaplarda karşılaştım: Proust’un, Abdülhak Şinasi’nin, Tanpınar’ın cümlelerinde; Şule Gürbüz’ün tamir eden sesinde. 2008’de yazmaya başladığım saat blogu “mekaniksaat” hızın değil düşüncenin alanıydı. 2009’daki “Zamanın Görünen Yüzü” sergisi bir aydınlanma anıydı. Orada şunu gördüm: Saat bir fiyat etiketi değil, bir uygarlık işaretidir. Bu yüzden hız kültürünü hiç anlamadım. Yürüyen merdivenlerde yürümeyen kişiyim. Yanımdan hızla yukarı ya da aşağı gidenlere hep hayretle bakıyorum: Acaba nereye gidiyorlar?

Sürekli saat değiştiren koleksiyoncu da yürüyen merdivende koşan kişidir bana göre. “Boşluğa düşmüş” desem ağır gelebilir ama neden her model birkaç ay sonra sıradanlaşır? Saatler mi yetersiz, yoksa sabrımız mı? Belki de temel sorun saatlerde değil, tahammül eşiğindedir. Belki biz sabit kalamadığımız için saatler de sabit duramıyor. Hız kültüründe sabit kalabilmek, cesaret gerektirir. Sabit kalmak gündemi kaçırmayı, onaylanmamayı göze almaktır. Aynı saatle yıllarca yaşamayı, geçen günleri onunla hatırlamayı göze almaktır.

Saat meraklısının önünde her zaman iki yol vardır: Saatleri içerik olarak tüketmek ya da saatlerle birlikte yaşamak. İlki heyecan üretir, ikincisi karakter. Daha az yürünmüş o yoldan yanayım. Çünkü bir saati gönülden sevmek, hız çağında nadir görülür ve korkaklara göre bir eylem değildir.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.