Siyah renkle, gök maviye boyanmaz
Havaalanı çıkışında İstanbul aşırı soğuktu. Bindiğim aracın camları buğulanmıştı. Dışarısı bulanık silüetler halinde görünüyor, sesler, uğultulu gürültüyle karışıyordu. Sahi, “gördüklerimizin gerçeğin gölgeleri olduğunu” söyleyen kimdi?
Platon. Mağara alegorisi. Mağaradaki insan dışarıdakilerin gölgelerini görür, seslerini duyar. Gerçek sanır. Oysa gördüğü, gerçeğin sadece bulanık temsilidir. Gerçeği mağaradan çıkarak bulur. İnsanı da mağaradan çıkaran bilgidir.
Beni 2500 yıl önceye götüren camdaki buğuya, yumruk yaptığım elimin yan tarafıyla ayak izi yaptım. Hangimiz çocukken, belki halâ, buğulu cama bu izi yapmadık ki? İçimizde, dışarı çıkmaya fırsat kollayan bir çocuk yaşar hep.
Bayramlar o fırsattır işte. Camdaki buğunun ardından, çocukluğun bayram sevinçlerini görür gibi oluruz. Geçmişi, güzel hatırlarız bayramlarda. Hayat, iyi anılarla kötü anıların, insan da yaşadıklarıyla hatırladıklarının toplamı değil mi zaten?
Peki, geçmişe iyi anılar bırakamayan çocuklar ne olacaklar gelecekte? Gazze’de, İran’da, Lübnan’da, yakın geçmişte (bazı bölgelerinde halâ) Suriye’de, Irak’ta, Afganistan’da büyüyen çocuklar ne yapacak? Yıllardır doğallaştırılmış bir kan ve vahşetin ortasında hayatta kalmaya çalışan çocuklar, mutlu olmayı nasıl öğrenecekler? Hatıralar, insanı inşa eden gerçekler değil midir? Bayram sevincinin yerine ekmek bulma sevincini yaşayarak büyüyen çocuklar… Eline sadece siyah renk vermişseniz, mavi bir gökyüzü boyamasını bekleyemezsiniz.
Üstelik. Sınırlar giderek erirken. Duvarlar yerle bir olurken. O çocuklar, kilometrelerce ötede yaşadığınız evlerin önüne gelip dikilmeyecekler mi ellerindeki simsiyah boyalarla? Meksika’da ördüğünüz duvarları, dünyanın her yerine örebilecek misiniz? Mutlu anıları Batıdaki çocuklara, mutsuzlukları hep Ortadoğu’nun çocuklarına ayırmak adil bir dünya umudunu tamamen çökertmiyor mu?
Var ama yok gibi yaşayan çocukların bayram sevincini çalanlar, dünyayı daha iyi bir yer yapamazlar. Yapamayacaklar. Can Yücel’in “Bana bir varmış, bir yokmuş deme içime dokunuyor” dizesindeki gibi, Ortadoğu’nun çocuklarına bayramın hiç gelmemesi içime dokunuyor.
Bence
Bir, Trump’ın adamlarının iki özelliği var; Birincisi, düşünmüyorlar eyleme abanıyorlar. İkincisi, kendilerini akıllı, alemi aptal sanıyorlar. Örnek, Savunma Bakanı Hegseth, 13 yaşındaki oğlunun yanına geldiğini söyleyerek ekliyor: “Oğlum dedim biz senin kuşağın savaş görmesin diye savaşıyoruz.” ABD’nin 2.Başkanı John Adams’ın “Ben savaş çalışmalıyım ki çocuklarım matematik ve felsefe çalışma özgürlüğüne sahip olsun” sözlerini çalmakta, oğlunu dahil etmekte hiç sakınca görmüyor! Bu ahlaki bir sorun bence.
İki, Çin’in tutumunu enerji sorunu üzerinden okumak büyük hata bence.
Üç, kimliğini gizleyen protest duvar sanatçısı Banksy’nin kim olduğunun ortaya çıkması tartışma yarattı. Etkisini anonimliğinden alan sanatçı gizli kalmalı mı, kalmamalı mı? Banksy’nin “görünmezliği”nin, sanatının gücünden çok pazarlamasının gücüyle ilgisi var, gereksiz tartışma bence.
Üç, Galatasaray’ın Liverpool karşısında karaktersiz oynamasının tek suçlusu olan teknik direktör Okan Buruk, hakemden şikâyet etmiş. Taraftardan özür dilemiş. Hakem konusunda haklı, özür konusunda eksik. Yıldız futbolcuları yönetebilmek için, onların saygısını kazanan teknik adam lazımdır derim hep? Bence öyle.
AKLIMDA KALAN
Yaşlılar Haftası: Türkiye, en hızlı yaşlanan ikinci ülke. Yaşlı politikalarının geliştirilmesine acil ihtiyaç var. Bakımevi kapasitemiz çok düşük hatta birçok kentte simgesel ölçekte. “Yaşlanınca bana ne olacak” endişesi yaygın. Üstelik ömür uzuyor, sorun büyüyor. Devletin, yaşlıların hayatın içinde, huzurla yaşayacağı koşulları birinci öncelik yapması gerekiyor. Yaşlı hizmetlerine öncelik ve teşvik verilmeli, mevcutların denetimleri de yoğunlaşmalı. Gün geçmiyor ki bakımevlerinde şiddet gören yaşlıların haberini okumayalım. Bu konudaki bakış açılarının ters yüz edilmesi şart.
Sende Yorum yap