Ahmet Cevdet Paşa’yı Yeniden Okumak
Ahmet Cevdet Paşa (1823-1895) Osmanlı’nın son döneminde yaşamış çok önemli bir ilim adamı ve devlet adamıdır. Bulgaristan’ın Lofça ilçesinden başlayan ve İstanbul’da devam eden yaşamı aslında tamamen ilim merkezli bir eğitim ve yetişme sâikiyle başlamasına rağmen özellikleriyle kısa sürede dikkatleri üzerine çektiği için bürokrasiye geçmiş ve Osmanlı’nın kritik döneminde çok önemli hizmetlerde bulunmuştur. Özellikle yazma faaliyetlerine bulunduğu tüm pozisyonlarda devam etmiş olması ve eserlerini de bulunduğu konumlarla bağlantılı olarak üretmiş olması dönemi sadece yaptıklarıyla değil, aynı zamanda yazdıkları üzerinden de takip etme imkânı vermektedir. Çift yönlü bir okuma imkânı verdiğinden dolayı Ahmet Cevdet Paşa dönemi anlamak için en sık başvurulan bir devlet adamı olarak öne çıkmıştır.
Edebiyat Ortamı Dergisi on sayısında bu nedenle dosya konusunu Ahmet Cevdet Paşa’ya ayırmış (Sayı 109, Mart-Nisan 2026), ayrıca dergi ile birlikte Ergin Ergül tarafından yazılmış bir ‘Çok Yönlü Düşünür: Ahmet Cevdet Paşa’ kitabı da dergi eki olarak verilmektedir. Söz konusu kitap Ahmet Cevdet Paşa’yı tanımaya yönelik kısa ve okunması da oldukça kolay bir metin sunmaktadır. Ahmet Cevdet Paşa Lofça’da başlayan eğitimine İstanbul Fatih’te devam ederken sadece medrese eğitimi ile iktifa etmemiş, ayrıca Mesnevi derslerine devam ederek Mesnevi-i Şerif icazeti almıştır (sh.29). Dolayısıyla, dönemin tasavvuf ve edebiyat çevreleri ile tanışarak âlim, fazıl ve şairlerden oluşan oldukça verimli bir çevrede farklı alanlarla temas edebilme ve kendisini de bu bağlamda yetiştirebilme imkânı bulabilmiştir. Bu ortama atıfta bulunan Ahmet Cevdet Paşa’nın aynı dönemde giderek bu ortamların zayıflaması ve yok olmasına yönelik hüzünlü ifadesi oldukça manidardır (sh.30): ‘…Ben de felsefe ve kelamla uğraştığım sırada bu tartışmaları duyduğum için asıl meseleyi kavramak üzere tasavvuf kitaplarına, özellikle Muhyiddin İbn Arabi’nin eserlerine yoğunlaştım. Fatih semtinde o dönemde ilim ve kültür konuşmaları kadar zahir-batın tartışmaları da eksik değildi. Şimdi ise ne o sohbetler kaldı, ne de o zatlar. Keşke bugün de bir Murad Molla şeyhi olsa da, ona karşı çıkacak bir Hafız Seyyid bulunsaydı…’
Ahmet Cevdet Paşa’nın en önemli özelliği oldukça üretken olması, ilgilendiği her konu ile ilgili mutlaka bir yazı yazmış olmasıdır. İlginç olan bu üretkenliğini bürokrasiye geçişinde de devam ettirmiş olmasıdır. Bir başka deyişle, eser üretmesi kesintisiz devam etmiştir. Bürokraside yer alması sadece yazdığı konuları şekillendirmiştir. Eğitimden adalete kadar yer aldığı her farklı pozisyonda o alanla ilgili eserlere yoğunlaşmıştır. Dolayısıyla eserleri oldukça geniş bir alana tekabül etmektedir. Örneğin, 1851’de Ercümen-i Daniş üyeliğine seçilen Ahmet Cevdet Paşa Kavaid-i Osmaniyye adlı ilk Türkçe gramer kitabını yeniden düzenlerken çok sayıda ders kitabını da kaleme almıştır. Yine, 1774-1826 yılları arasındaki dönemin tarihini kaleme aldığı Tarih-i Cevdet çalışmasını bu dönemde yazmaya başlamıştır. Benzer şekilde Mecelle Komisyonundaki görevi ile ortaya çıkartılan Mecelle, hukuk alanında önemli bir milat oluşturur (sh.53): ‘…Dönemin bazı devlet adamları ve aydınları, Fransız Medeni Kanunu’nun doğrudan tercüme edilmesini savunurken, Cevdet Paşa bu fikre şiddetle karşı çıkmıştır. O, Hanefi fıkhının temel alınacağı, İslam hukukuna uygun bir medeni kanunun hazırlanması gerektiğini savundu. Midhat Paşa ve Ticaret Nazırı Kabuli Paşa gibi isimlerin Fransız Kanunu’nu destekleyen çabalarına rağmen, Şirvani-zade Rüşdü ve Fuad Paşaların da desteğiyle, Hanefi fıkhına dayalı Mecelle’nin kabul edilmesini ve yürürlüğe konulmasını sağlamıştır…’
Ahmet Cevdet Paşa’nın durduğu yer oldukça önemlidir. Sorunu iki boyutlu görmektedir (sh.93). Birinci içseldir, yani uzun dönemden beri Kanun-u Kadim’den sapılmıştır. Bu nedenle hızla bu sapış kendi mecrasına döndürülerek onarılmalıdır. İkinci ise dışsaldır. Osmanlı kendi sorunlarıyla uğraşırken Kıta Avrupası’nda bambaşka dinamiklere sahip bir güç ortaya çıkmış ve Osmanlı bu güce karşı sürekli mevzii kaybetmektedir. Tartışmalarda çoğu zaman sorunun sebepleri bu hengâmede başka başka yerlerde aranırken çözümler de sağlıklı bir zeminde üretilememektedir. Ahmet Cevdet Paşa bir taraftan iç sorunlara karşı Kanun-i Kadime dönüş imkânına katkı verirken diğer taraftan dış gücün baskılarına karşı da bu zemin üzerinden yeni açılımları bizzat yaparak katkı vermektedir. Eğitim ve adalet alanındaki yeni açılımlarında veya Osmanlı coğrafyasının farklı bölgelerinde bir konuyu çözmek veya Vali olarak görevleri sırasındaki icraatlarında da aynı iki boyutlu bakışın yansımalarına tanık oluruz.
Bu bağlamda en önemli destekçisi güçlü bir eğitim ve farklı disiplinlerdeki yetkinliğinin ötesinde İbn-i Haldun ile erken dönem tanışıklığıdır. Mukaddimenin tercümesine yaptığı katkı İbn-i Haldun’un devletlerin dinamiklerine ve toplumsal süreçlere nedensel bakışını oldukça derinleştirmiş, her sorunu hem kendi bağlamında hem de diğer bağlamlarla ilişkileri üzerinden değerlendirebilme melekesini sürekli geliştirebilmesini sağlamıştır. Dolayısıyla, hep bir metodolojiye bağlı olarak bilgi ve çözüm üretmiştir. Bu yaklaşımını icraatlarında ve tüm eserlerinde görebilmekteyiz.
Sadece aldığı görevlerle değil yazdığı eserlerle de döneminin ruh dünyasına dalan Ahmet Cevdet Paşa için süreç elbette pürüzsüz bir süreç değildir. Amacını çok açık bir şekilde ifade eder: ‘…Ben buraya geldiğimden beri kendi zamanımı düşünmedim; hep torunlarımın geleceğini düşünüyormuş gibi çalıştım…’(sh. 52). Dolayısıyla, Osmanlı’nın geçmişten o güne birikimini kullanarak o günden geleceğe taşıyabilmenin ağır sorumluluğuyla çalışmalarına yön vermektedir. Ancak, dönemin sarsıntılarından o da payını alır. Sık sık görev değiştirir. Bu değişikliklerin ne kadar sık gerçekleştiğini görmek için yaşamından sadece kısa bir kesiti vermek yeterlidir (sh.55-56): ‘Sultan II. Abdülhamid tahta çıkınca, Paşa yeniden Adalet Bakanı oldu. Ancak Kanun-i Esasi görüşmeleri sırasında karşıtlarının baskıları sebebiyle bu görevinde de uzun süre kalamadı. O sırada hazırlıkları biten Mecelle onun imzasıyla yürürlüğe girdi. Ardından, 1877’de yeni kurulan İçişleri bakanlığına atandı. Sonrasında Vakıflar Bakanlığı görevini üstlendi. 1877’de başlayan ve Paşa’nın karşı olduğu 93 harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) sebebiyle görevden alındı ve tekrar Suriye Valiliği’ne gönderildi (4 Şubat 1878). Buradaki görevi sırasında Kozan’daki isyanı bastırarak başarı kazandı. Sonra buradan da alındı ve dönüş yolunda Ticaret Bakanlığı’na getirildi.’
Dolayısıyla, bu pay zaman zaman ruh haline de yansır (sh.44): ‘Âlemin bu halleri beni nefret ettirmeye başladı. Eskiden beri arzum olduğu üzere Fatih’teki medrese odasının döşemesini yenilemek yahut Hamidiye Medresesi’ne yerleşmek için hazırlıklara girişmiştim.’ Bu ruh halini yazdığı şiir ile de ifade etmektedir (sh.44-45): ‘Yarin vefası yok, dil-i ağyar kinecu/Cevdet azimet etmeli uzlet diyarına/Lafz-ı vefayı yazsa da bilmez mealini/Kimse güvenmesin bu zamane kibarına.’(Dostların vefası kalmamış hasımlar ise öç almaya çalışmakta/Bu durumda Cevdet’e uzlet köşesine çekilmek düşüyor/Vefa kelimesi yazılı olsa da mealini kimse bilmez/Hiç kimse bu zamanın ileri gelenlerine güvenmesin).
Özetle Ahmet Cevdet Paşa zorlu bir dönemin yükünü taşımaya çalışmış dertli bir devlet adamıdır. Tüm çabası Osmanlı’yı son dönemde uzaklaştığı Kanun-u Kadim’e tekrar döndürmeye ve dönemin sorunlarını da dış gelişmeleri ihmal etmeden çözerek geleceğe taşımaya matuftur. Onun üretken bir âlim olması ve bu üretkenliğini devlet adamı olarak bulunduğu pozisyonlarda kesintiye uğratmadan sürdürmesi sadece devlet adamı olarak icraatlarını güçlendirmemiş, ayrıca onu döneminin sorunlarına cevap üreten sorumlu bir entelektüel olarak da öne çıkartmıştır. Öyle ki, Osmanlı’nın yaşadığı iç ve dış sorunlara karşı ayakta kalabilme mücadelesi verdiği oldukça çalkantılı son döneme dair okumalar Ahmet Cevdet Paşa’yı anlamadan mümkün değildir. Velhasıl, Ahmet Cevdet Paşa’yı yeniden okumanın ve anlamanın zamanı…
Sende Yorum yap