Zaha Hadid etkisi

Zaha Hadid, geçen hafta, 10. ölüm yıl dönümünde, Londra’da Serpentine Gallery’de kendi tasarladığı mekânda anıldı.
Onu yakından tanıyanlardan dinlediğinizde, mimarlık tarihine geçmiş bir ismin ötesinde, güçlü bir karakterle karşılaşıyorsunuz.
Zaha Hadid’i, birlikte 2012 Olimpiyat Oyunları için Londra Su Sporları Merkezi ve Haydar Aliyev Kültür Merkezi gibi ödüllü projelere imza attığı, yakın çalışma arkadaşı Saffet Kaya Bekiroğlu’ndan dinleme şansım oldu.
Anlattıkları, kitaplarda yazılanlardan daha fazlasıydı, disiplinli, cesur ve her şeyden önemlisi sınır tanımayan bir zihin.
Dünya çapında tanınan sayılı kadın mimardan biriydi Zaha Hadid.
Üstelik Iraklıydı.
Erkek egemen bir meslekte, Batı merkezli bir dünyada, kendi dilini kurarak yükselmek başlı başına etkileyici bir hikâye.
Zaha Hadid’in başarısı tasarladığı binalarda değil, o binaların mümkün olabileceğini kanıtlamasında yatıyordu.
İstanbul’la kurduğu bağ ise ayrıydı.
Şehri çok seviyordu.
Hatta her yaz en az bir ayını burada geçirdiğini anlatırlardı.
Saffet Kaya Bekiroğlu ile birlikte, Oya ve Bülent Eczacıbaşı’nın ev sahipliğinde, İstanbul Modern’de Kraliçe Elizabeth onuruna verilen davete de katılmıştı.
İstanbul onun için sadece bir proje alanı değil, bir ilham kaynağıydı.
Moda tasarımcısı Hüseyin Çağlayan ile yaptığı çalışmalar, Zaha Hadid’in mimarlığı yalnızca bina ölçeğinde düşünmediğini gösteriyordu.
Los Angeles’taki Walt Disney Concert Hall’da sahnelenen “Così fan tutte” operasında Hadid sahne tasarımını üstlenirken Çağlayan kostümleri tasarlamıştı.
Ortak noktaları ise transformasyonu önemsemeleriydi.
Ne klasik dönem estetiğine bağlı kaldılar ne de birbirlerinin alanına müdahale ettiler.
Ortaya çıkan iş, mimarlık ile modanın iç içe geçtiği, sınırların ortadan kalktığı bir sahne deneyimiydi.
Zaha Hadid’in İstanbul’la kurduğu güçlü bağ ise ne yazık ki kalıcı bir esere dönüşemedi.
Bu da, Türkiye’nin mimarlıkla imtihanının bir başka başlığı olarak hafızalarda kaldı.
Bugün ise Zaha Hadid’in adı başka bir vesileyle yeniden gündemde.
Tasarladığı nadir pavyonlardan biri VOLU Dining Pavilion yarın Hôtel Le Métropole Monte-Carlo’da Hermitage Fine Art’ın “Design & Jewellery” müzayedesinde satışa çıkıyor.
İlk bakışta bir gazebo gibi görünebilir, ama Zaha Hadid söz konusuysa, hiçbir şey yalnızca bir yapı değil.
Bu pavyon, Zaha Hadid’in mimarlık anlayışının küçük ölçekli bir özeti gibi.
Akışkan formu, doğadan kopmayan yapısı, ışıkla kurduğu ilişki ile içine girdiğinizde bir yapıdan çok, bir düşüncenin içinde dolaşıyormuş hissi veriyor.
Zaten değerini belirleyen de tam olarak bu.
Müzayedede 1 milyon doların üzerinde yüksek bir rakama ulaşması bekleniyor.
Çünkü bu tür işler artık sanat eseri ile mimarlık arasında bir yerde duruyor.
Zaha Hadid’in kariyerine baktığınızda bu noktaya gelmek şaşırtıcı değil.
Daha 1980’lerde çizimleriyle mimarlık dünyasını sarsan, yıllarca “yapılamaz” denilen formları gerçeğe dönüştüren bir isimden söz ediyoruz.
Dünyanın en prestijli mimarlık ödülü Pritzker’i kazanan ilk kadın olması, ardından gelen sayısız uluslararası ödül, ama belki de en önemlisi, kendisinden sonra gelen kuşaklara açtığı yol.
Bugün genç bir mimar, dünyanın herhangi bir yerinde sıra dışı bir proje çizdiğinde, bunun mümkün olduğunu biliyorsa, bunda Zaha Hadid’in payı büyük.
VOLU Pavyonu’nun satışa çıkması bu yüzden sadece bir müzayede haberi değil.
Büyük mimarlar şehirlerin yanı sıra düşünme biçimlerimizi de şekillendiriyor.
İşte Zaha Hadid de, o büyük mimarlardan biri olarak ölümünün 10. yılında sevgi ve saygıyla anılıyor.
Sende Yorum yap