“Ne olursa olsun, zafer ilan et”
7 Nisan’ı 8 Nisan’a bağlayan gece, herkesin gözü kulağı Washington DC’den ve Tahran’dan gelecek açıklamalardaydı. Henüz “geçici ateşkes” ifadesi telaffuz edilmemişti; tansiyon yüksekti, belirsizlik hâkimdi.
Böyle anları herkes farklı şekilde geçiriyor.
Ben de o gece, yeniden, Ali Abbasi tarafından yönetilen ve Gabriel Sherman tarafından yazılan, Sebastian Stan ve Jeremy Strong’un başrollerinde olduğu ‘The Apprentice’ (‘Çırak’) filmini izledim.

Film, ABD Başkanı Donald Trump’ın iş hayatındaki ilk başarılarını ve New York’un sert rekabet ortamında nasıl yükseldiğini anlatıyor.
Başkan Trump, filmi gerçekçi bulmasa da, izlerken güç, algı yönetimi ve kazanma üzerine çok şey öğreniyorsunuz.
Kabul etmek lazım, bugün dünyayı anlamaya çalışırken bu da gerekiyor.
Filmde genç Donald Trump’ın Andy Warhol’a sorduğu o basit soru dikkat çekici: “Ne iş yapıyorsun?”
Warhol’un cevabı ise bir o kadar çarpıcı: “Sanatçıyım. Para kazandıran her şeyi yapıyorum. Para kazanmak bir sanattır.”
Bu yaklaşım, sadece sanat dünyasına değil, iş hayatına ve hatta siyasete dair de önemli bir ipucu veriyor: Değer, çoğu zaman üretimden çok algıyla belirleniyor.
Donald Trump’ın ilerleyen yıllarda kendisini “The Art Of The Deal” (İş Bitirme Sanatı) ile özdeşleştirmesi ve 1987’de gazeteci Tony Schwartz ile birlikte bu başlıkta bir iş ve müzakere kitabı olarak yayımlaması da bunun devamı.
O kitapta anlatılanlar ile filmde hukuk danışmanı Roy Cohn’un genç Trump’a öğrettiği üç kural arasında şaşırtıcı bir süreklilik var.
Hatırlayalım:
Birincisi, “Saldır, saldır, saldır.”
İkincisi, “Asla hatanı kabul etme.”
Üçüncüsü ise “Ne olursa olsun, zafer ilan et.”
Şimdi bu üç kuralı alıp bugünün dünyasına, hatta önceki geceki bekleyişe uyarladığımızda ne görüyoruz?
Birincisi, uluslararası ilişkiler artık klasik diplomasinin ötesinde bir sürekli mücadele alanına dönüşmüş durumda.
Taraflar sadece masada değil, kamuoyu önünde de birbirlerine karşı pozisyon alıyor.
Açıklamalar, sızıntılar, sosyal medya mesajları, hepsi birer saldırı ya da karşı saldırı niteliği taşıyor.
İkincisi, “gerçek” meselesi.
Modern dünyada hakikat, çoğu zaman üzerinde uzlaşılan bir veri olmaktan çıkıp tarafların inşa ettiği bir anlatıya dönüşüyor.
Her aktör kendi gerçeğini kuruyor, kendi kamuoyuna bunu anlatıyor.

Dün gece de farklı kaynaklardan gelen çelişkili bilgiler aslında bu durumun bir yansımasıydı.
Ve üçüncüsü, belki de en kritik olanı: Zafer ilanı.
“Geçici ateşkes” gibi kırılgan durumlarda bile tarafların söylemlerine baktığınızda herkesin kendi durumunu başarı olarak sunduğunu görüyoruz.
Çünkü günümüz siyasetinde kazanmak kadar, kazandığını göstermek de önemli.
İşte tam bu noktada, 1970’lerde konuşulan ve 80’lerde kitaplaştırılan bu kuralların bugün hala geçerli olduğunu görüyoruz.
Elbette, dünya sadece bu üç kuraldan ibaret değil.
Diplomasi, akıl, denge, karşılıklı çıkar gibi unsurlar hala belirleyici. Ancak oyunun nasıl oynandığını anlamak için, zaman zaman etik sınırları zorlayan bu yaklaşımı göz ardı etmek de mümkün değil.
Artık olup biteni değerlendirirken klasik “doğru-yanlış” ekseni mi, yoksa “güç-algı-sonuç” üçgeni mi öne çıkıyor?
Önceki gece beklenen o büyük haber geldiğinde, “geçici ateşkes” ilan edildiğinde, birçok kişi rahat bir nefes aldı.
Ama aslında hangi anlatının kazandığı, kimin neyi “zafer” olarak sunduğu sorusu hâlâ net değil.
Umalım ateşkes kalıcı olsun ve bir an önce barış kazansın.
Sende Yorum yap