s

YANKI

Sert bir vuruş!

Sessizliği yırtan bir ses, yüzleşme, geri dönüş!

Bir duvar, bir ceza, bir engel!

Sesin sessizlikle düeti, boşlukla imtihanı, yalnızlıkla dansı!

Yankı!

Sesin çarparak geri dönmesidir diyor sözlük, sessizlikle yüzleşmektir oysa yankı!

Unuttuğun sandıklarındır çünkü geçmişin yankısı, bugünkü huzurun ya da vicdan azabındır. Her yara, bir sessizlik yankısıdır. Anılar, zamanın ruhunda bıraktığı yankılardır. İçinden taşan çığlık, kustuğun öfke, haykırış Tanrı’nın görünmez tokadıdır.

Ve dans!

Ruhsal devinimlerin ritmik yansıması, bedensel hareketlerle ifadesi!

Yedi sanatın dördüncüsü, dile getirilemeyen duyguların sözcüsü, ruhun bedene hükmetme dürtüsü!

Müzik ruhun gıdasıysa dans da bedenin ilacı. Evrende her şeyin bir ritmi var, her şey dans ediyor aslında! Paylaşmanın melodik aksi, birbirinin yerine geçmeyi öğrenme şekli ve kollar- bacaklarla yazılan en güzel şiirdir kendisi. Dans, cesarettir. İçinizdeki neşenin, hüznün, umudun, korkunun ritmik hareketlerle dışa vurulma şekli! Duyguların müzik eşliğinde hareketlerle ifade edilmesidir. Sanatın en cool hallerinden de biridir hani! Dans, emeğinizin karşılığında size bir şey vermez, ne elle tutulur bir resim, yazı, şiir ne de kitap, fotoğraf! Sadece varlığınızı duyurduğunuz, uçup giden birkaç dakika! Dışarıda bir iz bırakmaz belki ama içinizde bıraktığı his, paha biçilmezdir.

Peki ya yankının dansı?

Ben duydum, ben izledim, çok ama çok etkilendim! Geçtiğimiz hafta Atatürk Kültür Merkezi’nde Pera Dans Topluluğu tarafından sahneye konulan YANKI, izleyenleri mest etti.

Seçilmiş bir ruhun yolculuğunu anlatıyor Yankı!

Bu yolculuk, sadece bir sesin geri dönüşünü değil, bedenin hafızasında saklı kadim izlerin, ritimlerin ve tekrarların sahnedeki yansımasını ele alıyor. İzleyenleri, modern zamanın ötesine taşıyarak ataların fısıltılarının bedende yeniden doğduğu bir deneyime sürüklüyor. Her adımın, toprağın derin hafızasını uyandırdığı, her nefesin kadim bir ritmi ağırladığı bu performans, çağdaş dansın sınırlarını, ritüelistik bir anlatımla genişletiyor. Eserde tekrar eden nefesler, çoğalan darbeler ve bedendeki döngüsel hareketler yaşamı tasvir ediyor. Bu yönüyle Yankı, izleyenlere sadece görsel bir deneyim değil aynı zamanda içsel bir yolculuk vadediyor. Ritüelin ne tamamen açığa çıktığı ne de bütünüyle gizlendiği bu sahne dili, izleyicinin ruhuna yavaşça sızarak bakir köşelere dokunuyor. ‘Bedenin hafızasına yazılmış kadim bir dua’ benzetmesi, esere yakışan en güzel benzetme bence! Her izleyende farklı bir duygu uyandırıyor. Son derece yalın bir dekor, sade kostümler eşliğinde ilerleyen, gölgeler içinde şekillenen eser, seçilmiş bir ruhun yolculuğunda izleyiciyi kendi iç sesine kulak vermeye davet ediyor!

Genel sanat yönetmenliğini Sabahattin Özbakır’ın üstlendiği, koreografisini Ozan Fakıoğlu ile Melisa Pelit Demirci’nin yaptığı Yankı’da çok sevgili Eylül Ortaç ile birlikte 18 şahane genç kız rol alıyor. Pırıl pırıl gençlerin, aylar süren disiplinli ve özverili çalışmalarının sonunda sahneye konulan gösteri gösterdi ki ulu önder Atatürk, bütün ümidini gençliğe bağlamakta çok haklıydı.

Gösteri bitip de salondan çıkarken aklımda kalan iki şey vardı;

Geçmişin izleri, geleceğin yankısıdır.

Ve,

Ruhun şarkı söylerse, hayat seni dansa kaldırır!

…………………………*……………………………..

İYİLİĞİN BEDELİ

Şu bir gerçek ki zamanla değişen sadece iklimler, örf-adetler, ilişkiler ya da hobiler değil!

Kulağa dehşet verici geliyor ama değerler de değişiyor üstelik kötüye evriliyor. Kötülük, ayıp- günah sayılmıyor eskisi gibi, kınanıyor, geçiliyor. O kadar hızlı tüketiliyor, zaman o kadar hızlı akıp geçiyor ki kötülüklere af çıkıyor, kötülükler de unutulup gidiyor.

Zor oldu ama kabullendim bu acı gerçeği! Kabullenemediğim, iyiliklerin de arada gümbürtüye gitmesi! Onca saf kötülük arasında iyilik yapayım diyorsun, bir anda sanki müzik susuyor, elinde iyiliğinle kalakalıyorsun. İyilik, görevin oluyor artık, yapmadığın an kötülükle suçlanıyorsun. Yakın zamanda yaşadım bunu, yani okuduğunuz bu yazının başına, ‘Gerçek bir hikâyeden alınmıştır’ yazsam yeridir. ‘Rumuz; Yanık’ diyorum ve durumu en iyi anlatan hikâyeyi, buraya bırakıyorum;

Adamın biri, bir dilenciye yıllar boyu, her ay 1000 dolar vermiş. Dilenci, bu beklenmedik, cömert lütfu minnetle kabul ediyormuş. Günlerden bir gün adam ona sadece 750 dolar uzatmış. Şaşıran dilenci, durumdan hiç de memnun olmamış halde kaşını kaldırmış, sonrasında hemen toparlamış ve içinden, ‘sonuçta, hiç olmamasından iyidir” diye düşünerek uzaklaşmış. Adam ertesi ay miktarı bir tık daha azaltarak 500 dolar verince dilenci bu kez öfkesini gizleyememiş.

‘Önceden bana 1000 dolar veriyordunuz, sonra 750! Şimdi ise sadece 500! Neler oluyor?’

Adam iç çekerek nazikçe cevap vermiş;

‘Sana yardım etmeye başladığımda maddi durumum daha rahattı ve çocuklarım daha küçüktü. Ama kızım üniversiteye başladı, okul masrafları çok ağır! Bu yüzden yardımı 750 dolara düşürmek zorunda kaldım. Sonra oğlum da üniversiteye başladı, masraflarım daha da arttı. Mecburen artık sana sadece 500 dolar verebiliyorum.’

Dilenci, duyduklarından hiç de memnun olmayarak kaşlarını çatmış ve;

-‘Kaç çocuğunuz var?’

-‘Dört’

Bunun üzerine dilenci öfkeyle bağırmış;

-‘Neee! Çocuklarınızın eğitim masraflarını benim paramla mı ödeyeceksiniz?’

Yaptığınız iyiliklerin görev haline gelmesi, hepimizin yaşadığı bir sıkıntı! Öyle geçmiş ki hayata, kanunda bile yeri var. ‘Alışkanlık haline gelmiş işyeri uygulaması’ olarak geçiyor hatta. İçinizden geldi, çalışanlarınıza 3- 4 yıl üst üste her bayram, ikramiye verdiniz diyelim. Geçmiş olsun, kanunen artık hep vermek zorundasınız. Dostluk adına, sürekli derdini dinlediğiniz kişiyi bir gün dinlemezseniz, bedelini düşüncesiz yaftasıyla ödersiniz. Bakın bunlar hep kesin bilgi, rahat rahat yayabilirsiniz.

Kul olarak da biz de öyleyiz aslında! Allah’ın verdiği onca nimeti, fazlasıyla hak etmişiz, daha çoğu da doğal hakkımızcasına sahiplenip az olunca ya da hiç olmayınca, isyan edişimizi hatırlayın! İyilik yapınca görevin hale geliyor, ne takdir ediliyor ne önemseniyor. Kesersen iyilik yapmayı, en kötü sensin, düşmansındır artık besbelli! Buyurun size, nankörlüğün nirvana hali!

Cehenneme giden yol, iyilik taşlarıyla döşenmiştir. Ondan sebep, iyi insan olmak çok da kolay değildir. Çünkü maalesef,

Fazla fedakârlık, vefasızlık getirir!

……………………………*……………………………….

SOĞUK YENEN YEMEK

Masum ve tertemiz olarak başladığımız hayatın bizi zamanla sertleştirmesi, yaşadıklarımızla keskinleştirmesi üzücü elbet!

Ama hayat tam da bu işte! Minnoş kalpli bir sevgi pıtırcığından, mesafeli ve dikkatli birine dönüştürebiliyor seni. Ve de dönüştürdüğü tam o noktada çok leziz bir yemek var, kerameti de soğuk yenmesi! Soğukken yenmesi tavsiye edilse de dumanı üzerinde buram buram tüterken yenmesi, bence çok daha zevkli! Zamanı gelince, tam da herkes her şeyi unutmuşken, adalet yerini yukarıdaki en kutsal merciye devretmişken, ansızın önünüze konan zafer, huzur, keyif kokan en lezzetli yemek!

Dondurmadan sonra soğuk yenebilen tek tatlı yemek var; İntikam!

Acıyı kabullenememenin, yas tutmayı becerememenin öteki ismi! Kaybıyla yüzleşemeyen kişinin paniği! Sevmem ben de intikam almayı ama ödeşmek de âdettendir.

Yalnız zordur intikam almak! Sanıldığı kadar kolay sanılmasın, herkesin harcı değildir. Entrikalara her zaman gücü yetmez insanın, kalp kırmak, can acıtmak dile kolay da, ele zordur. Pişmanlığa bırakabilir öfke yerini çünkü, kendine kızabilir, ezilebilir, saygını kaybedebilirsin sonrasında. Anlık kararlar, tarifsiz acılara, zamansız pişmanlıklara dönüşebilir bir anda. Velhasıl ayar işidir bu biraz; kaçarsa yemek yenmez olur, ayarında ise tadından yenmez olur.

En güzel intikam, başarılı olmak denir ya, aynen de öyle. Daha da güzeli, ‘mutlu olmak’, söyleyeyim size! Bazen sadece unutmaktır intikam bazen yok olmak ortadan. Öyle bir kayın ki yıldız gibi hayatından, yapabildiği ancak dilek tutmak olsun arkanızdan!

Zalim olmak için firavun olmaya gerek yok, bazen hocanız, kocanız, kankanız olabilir. Evladınız yakabilir canınızı, aileniz, çok sevdikleriniz! Düşündükçe, üzüldükçe gidiyor işte hayatınızdan, önce dakikalar sonra aylar, yıllar… Biliyor musunuz, aslında intikamda, intikam alınan kişi kazanır. Siz onu düşündükçe, o yangının külünü söndürmedikçe, aklınızdaki, kalbinizdeki yerini sağlamlaştırır. Yaşadıkça gördüğüm; Birini yaptıklarından dolayı üzmek istiyorsan affedeceksin ki bu iyiliğin altında ezilsin, ezilmiyorsa da içinizdeki nefreti bile yaşamaya değmiyordur, unutun gitsin. Bırak ilahi adalet tecelli etsin diyor Şems, bırak kalbin en değerli enstrüman olarak kalsın. En güzel melodiler, sığmaz o kalbe, çal çal bitmez. Ancak gel gör ki, bazı insanlar maalesef nota bilmez.

Epeydir öyle yapıyorum ben, tutmuyorum artık başkalarının hatalarını zihnimde, taşımıyorum o yükleri yüreğimde. Ah bile edemiyorum, olur da gidip tutar, yine üzülürüm benim yüzümden oldu diye. Yani işte kiminizin iyi niyet, kiminizin salaklık olarak adlandırdığı bu duygu varken bende, bu iş zor açıkçası, üzücü ve yıpratıcı. Tamam akıl vermiş Allah, gerekirse alabilirim intikamımı da Tanrı bu konudan benden daha yaratıcı!

E İyi tamam da yaptığınız fedakarlıklar ne mi olacak?

Fedakârlık, başkaları için yaptıklarınız için değil, kendiniz için yapmadıklarınızdı. Yani boşa gitmezler, merak etmeyin! İlahi adalet, vicdanın sesidir, şaşmaz. Yaşattığını yaşamadan gitmeyi, hiçbir kitap yazmaz.

Ve inanın bana,

Yarına kalsa da yanına kalmaz!

…………………………..*…………………………….

HAFTANIN EN’LERİ;

Haftanın Polemiği; Koca yürekli George Clooney ile Donald Trump arasında yaşandı! Hollywood’un her daim yakışıklı ve başarılı yıldızı George Clooney, ABD Başkanı Donald Trump'ın, "Bütün bir medeniyet bu gece yok olacak" şeklindeki açıklamasının bir savaş suçu niteliğinde olduğunu söyledi! İlk günden beri Trump’ın yönetiş biçimi ile tavır ve stratejilerine tepki gösteren Oscar ödüllü oyuncu, ‘bir kişi, bir medeniyeti yok etmek istediğini söylerse, bu bir savaş suçudur. Muhafazakâr bakış açısını destekleyebilirsiniz ancak bir ahlak sınırı olmalı ve biz bu sınırı aşmamalıyız’ ifadesiyle yürek yemiş gibi geldi bana, kayran olmadım desem yalan olur valla! Bir medeniyeti yok etmek isteyen medeniyetler ülkesi Amerika! Kafamı karıştırıyorsun yaa!

Haftanın Modası; Son zamanların yeni modası ‘Sabah Partileri’! Sabah kahvesini biliriz de sabah partisi, enteresan! Sabahın erken saatlerinde toplanan insanlar, güne dans ederek, sağlıklı atıştırmalıklar yiyerek, kahve içerek ve sosyalleşerek başlıyor. İş çıkışı yorgun olan ve eğlenemeyenlerin, gün içinde motivasyon arayanların favorisi haline gelen sabah partileri, genellikle sabah 7 gibi başlıyor, alkol tüketilmiyor, sağlıklı içecekler ve su servisi yapılıyor. Güne dansla, enerjik başlamak isteyen ciddi bir kitle, bu partilere katılıyor. Ben o saatlerde işe gitmek için yola çıktığımda dahi gözlerim yarı kapalı oluyor. Bana uymaz ama uyanları desteklerim diyerek konu ‘spor şart’ a gelmeden mevzuyu kapatıyorum.

Haftanın Hatası; Neredeyse kör ediyordu! Bitkisel ürünlerin, doktora sorulmadan kullanılması, ağır sonuçlar doğurabiliyor, buna bir örnek de ‘kırlangıç otu suyu’! Kocaeli'nde yaşayan 52 yaşındaki bir kadın, gözlükten kurtulmak için gözlerine kırlangıç otunun suyunu damlatınca göremez hale geldi. İki gözünün korneasını tamamen tahrip olan kadın, uzun bir tedavinin ardından çok şükür iyileşti! Bitkisel ürünler, genelde faydalı olsa da böyle sonuçlara da sebep olabiliyor ara ara! Doktora danışmadan girmeyin böyle olaylara, geri dönüşü imkansız sonuçlarla da karşılaşabilirsiniz Allah muhafaza!

Haftanın Kazası; Lunaparkta yaşandı! Edirne’deki bir lunaparkta, eğlenmek için ‘Sıfır yer çekimi' isimli eğlence aletine binen 29 yaşındaki Sedat Çoktaş, aletten fırlayarak feci şekilde can verdi! Hızla dönen aletten fırlayan, kafasını direğe çarparak yere düşen ve tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayan genç adamın ölümü, yetkililerce araştırılıyor! Oldum olası sevmem bu tehlikeli aletleri, iki vidaya tutturulan kul işi aletlere can emanet edilir mi! Binmeyin, bindirmeyin, sonrasında üzülmeyin!

Haftanın Rekoru; Bir dünya rekoru üstelik sporda değil konutta! İngiltere'nin başkenti Londra'da yaklaşık 350 milyon dolara satılan lüks malikâne, konutta küresel ölçekte en yüksek fiyatlı işlem oldu! “Providence House” adıyla bilinen mülk, Londra’nın en prestijli bölgelerinden Chelsea’de, yaklaşık 2 dönümlük bir arazi üzerinde yer alıyor. Malikânenin bulunduğu arazi, İngiltere’nin ilk başbakanı Robert Walpole’un yaşadığı yer olarak da biliniyor. Görünen o ki savaş bazı yerleri ve kişileri vurmuyor, onlara hiç dokunmuyor. Olan yine gariplere, zavallı halka oluyor! Bu yüzden insan da düşünüyor, çok şey söylemek geliyor içinden, ne yazık ki susuyor, susmak zorunda kalıyor!

Categories: YANKI

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.