Okullarda neler oluyor? (1)

Okullarda yaşananlarla ilgili konuşulacak, söylenecek çok söz var. Olaya sadece güvenlik ve adli vaka çerçevesinde bakmak yanlışların en büyüğü olur. Pedagojik, psikolojik, sosyolojik tüm ayrıntılar göz önünde bulundurulmalıdır.
Dışarıdan bakanlar ile içeride yaşayanların tespit, gözlem ve önerileri de çok farklı. Gelin önce bir durum tespiti yapıp ayrıntıları sonra yine hep birlikte irdeleyelim:
“Bir devlet lisesinde idareciyim. Okullarda artan şiddet olayları her yaşandığında aynı refleks devreye giriyor: “Güvenliği artıralım.”
Daha çok kamera, daha sık arama, daha fazla görevli…
Üniversitelerde tüm güvenlik önlemlerine rağmen karşıt görüşlü öğrenci grupları birbirini bıçaklamıyor mu?
Çözüm ne?
Her öğrencinin çantasını her gün aramak mı? Okulları havaalanına çevirmek mi? Bu sürdürülebilir değil. Güvenlikçi yaklaşım, sorunun kaynağına değil, yalnızca görünen yüzüne müdahale ediyor. Çünkü mesele ne kapıdaki güvenliktir ne de çantadaki bıçak ve silahtır! Mesele, o bıçağı o çantaya koyan toplumsal ve siyasal zemindir. Bugün yaşadığımız tablo tesadüf değil; eğitimin kimlere yönelik olması gerektiği sorusunun yanlış cevaplanmış halidir.
Zorunlu eğitim politikası, özellikle lise düzeyinde, farklı hayat yönelimlerine sahip bireyleri aynı kalıba sokma ısrarıdır. Akademik hedefi olmayan, okul kültürüyle bağı zayıf, hatta zaman zaman davranışsal olarak risk barındıran, kısacası “Ben okumak istemiyorum arkadaş,” diyen yetişkin sayılabilecek (bazen 18 yaşından bile büyük) bireyler; öğrenmek isteyen, emek veren savunmasız öğrencilerle aynı ortama zorla yerleştiriliyor. Bu durum, adeta aynı ağıla kuzularla birlikte yırtıcı hayvanları kapatıp “Kimse kimseye zarar vermesin,” demeye benziyor. Üstelik bu ortamda öğretmenin otoritesi sınırlı, yaptırım mekanizmaları ise neredeyse işlemez halde.
Sorunlu bir öğrenciyi okuldan uzaklaştırmak bazı durumlarda öğretmenin kariyerine mal olabiliyor. Bunun sonucunda ortaya çıkan manzara ise şu:
Fiziksel olarak savunmasız öğrenciler, hukuken eli kolu bağlı öğretmenler ve sistemin içine zorla dâhil edilmiş, kontrolsüz aç kurt gibi etrafına saldıran, sayısı az ama etkisi büyük güruh. Sonra da “Neden şiddet artıyor?” diye soruluyor. Bu, pedagojik bir hata olmanın ötesinde, doğrudan eğitim politikasının bir körlüğü değil midir?
Sorunun bir de eğitimin dışında gelişen kültürel ve toplumsal boyutu var. İçinde yaşadığımız çağ, “iyi”yi değil “görünür” olanı ödüllendiriyor. Sosyal medya, genç bireyler için bir vitrin değil, bir sahne. Bu sahnede yer almanın yolu ise çoğu zaman üretmekten değil, dikkat çekmekten geçiyor. Ve dikkat çekmenin en kısa yolu da çoğu zaman sınır ihlalinden, şiddetten ve “aykırı” olmaktan geçiyor. Tam da bu noktada popüler kültür devreye giriyor. Sinema ve dizi endüstrisi, belki bazen de oyunlar (ki bence en masumu) uzun süredir “antikahraman” figürünü romantize ederek pazarlıyor. Kötü karakterler artık yalnızca kötü değil; “anlaşılabilir”, “derin”, hatta yer yer “haklı” gösteriliyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri mesela Batman’daki Joker karakteridir. Joker, klasik anlamda bir suçlu olmanın ötesinde, sistemle kavga eden, dışlanmış, anlaşılmamış bir figür olarak yeniden inşa edildi. Ona bir arka plan, bir “felsefi zemin” kazandırıldı. Böylece şiddet, yalnızca bir eylem olmaktan çıkarılıp bir “ifade biçimi” gibi sunulmaya başlandı.
Sorun şu ki bu anlatılar eleştirel bir süzgeçten geçirilmeden tüketiliyor. Yarım akıllı bir ergen için bu hikâyeler, “anlaşılmak” ile “yıkmak” arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıyor.
Ortaya şu zihniyet çıkıyor:
“Görünür olayım da nasıl olursa olayım.”
Bu psikoloji, maalesef son yıllarda ülkemizde ortaya çıkan cezasızlık algısıyla birleştiğinde daha da tehlikeli bir hal alıyor. Çünkü genç birey, yaptığı eylemin sonuçlarından çok, getireceği görünürlüğe odaklanıyor. Şiddet, bir araç olmaktan çıkıp bir vitrin, seyredilecek ve “like”lanacak bir temaşa hâline geliyor...
Bugün okullar, sadece bilgi verilen yerler değil; güçlünün güçsüzü ezdiği, bazı öğrencilerin zorbalandığı için gelmekten yıldığı, aynı zamanda kontrolsüz toplumsal gerilimlerin boşaldığı, hapishane misali düzgün öğrencilerin gün saydığı alanlara dönüşmüş durumda. Sistemin içine zorla dâhil edilen bireyler, bu ortamdan karizma devşiriyor, öz güven yüklüyor, sokaktaki kriminal dünyanın stajını yapıyor; yaptırım eksikliği ise bu gücü pekiştiriyor.
Sonuç olarak şiddet, istisna değil, sistemin doğal çıktısı hâline geliyor. Bu noktada açık konuşmak gerekiyor. Okullardaki şiddeti azaltmak istiyorsak, önce eğitim politikamızdaki tercihleri tartışmak zorundayız. Zorunlu eğitimin kapsamı, özellikle lise düzeyinde yeniden ele alınmalı; eğitim almak isteyenlerle istemeyenler aynı zeminde tutulmamalıdır.
Eğitim, her şeyden önce uygun zemin ister. Bir marangoz, keresteyi işler; Ama eline taş verirseniz şekillendiremez. Bugün eğitim sistemi, işlenebilir malzeme ile işlenemez olanı ayırt etmeden herkesi aynı tezgâha koyuyor. Sonra da bu sonuçlarla karşılaşıyoruz. Aksi halde ne kadar güvenlik önlemi alırsanız alın, değişen bir şey olmayacaktır. Çünkü sorun kapıdaki güvenlik değil; o kapıdan içeri hangi toplumsal, kültürel ve zihinsel bagajla kimi soktuğunuzdur.
Okullardaki bu şiddet sarmalı bireysel bir sapma değil, yanlış kurulmuş bir sistemin en görünür sonucudur. Yetişkin sayılabilecek bireyleri 40’ar kişilik gruplara ayırıp zorla akademik eğitim vermek de ayrıca tartışılması gereken bir etik konusudur. Bunları kabul etmeden atılan her adım, yalnızca günü kurtarır, sorunu çözmez…”
Özetin özeti: Yazılanları “fazla abartmış” diyen de çıkacaktır, “az bile” diyen de; ama tüm bunları şimdi değilse ne zaman konuşacağız!..
Sende Yorum yap