Rodos gezisi
Rodos’a yaptığımız kısa gezi yalnızca tarihî ve mimari mirasıyla değil, turizmin nasıl sürdürülebilir bir ekonomik model hâline getirilebildiğini göstermesi bakımından da düşündürücüydü...

Daha önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi bizim bir grubumuz var. Çeşitli meslek mensubu arkadaşlar ayda bir kez bir araya gelir, önce bir süre sohbet ederiz. Bir arkadaşımız güncel veya mesleki konularla ilgili bir konuşma yapar, yemek sonrasında anlatılan konu üzerinde sohbet eder, tartışırız. Yılda iki-üç kez yurt içi, denk gelirse iki kez de yurt dışı seyahat yaparız. Genellikle cuma sabahı yola çıkar, pazar akşamı İstanbul’a dönmüş oluruz. Hırvatistan seyahati dönüşü, “Ekim ayında da Rodos’a gidelim” denildi. Aylar önce biletlerimizi aldığımız, otel rezervasyonlarını yaptırdığımız için seyahatlerimiz ekonomik oluyor. Çeşitli meslek gruplarından insanlar birbirleriyle kaynaşıyor. Zaman zaman eşlerimiz, bazı zamanlarda çocuklarımız da bize refakat ediyor.

Marmaris’ten Rodos’a
Rodos’a gitmek için Marmaris’ten kalkan feribotu tercih ettik. Feribot Marmaris’ten saat 8.45 gibi hareket ettiği için bir gün önce akşam uçağıyla Marmaris’e uçtuk. Atatürk Caddesi üzerindeki üç yıldızlı bir otele yerleştik. Marmaris’te ikamet eden bir dostumuz bizi şık bir lokantada ağırladı. Oldukça geç bir saatte otele döndük ve odalarımıza çıktık. Keşke çıkmaz olaydık; sabaha kadar uyumak mümkün olmadı. Üç yıldızlı bu otelin odaları sanki ana cadde üzerinde gibiydi. Sabaha kadar yataklarımızın altından otomobil, otobüs, kamyon, motosiklet gibi her türlü taşıt geçti. Ana caddeden cephe alan otelin doğramaları her türlü sesi içeri geçiriyor, âdeta bir amplifikatör vazifesi görüyordu. Üç yıldızlı bir oteli bırakın, tek yıldızlı bir tesiste bile insanı uykusuz bırakan bu gürültüye müsaade edilmemelidir.
Günün ağarmasını zor bekledik. Erkenden kendimizi sokağa attık, sahil boyunca dizilmiş banklarda uyuklamaya başladık ve bir daha böyle bir otelde kalmamaya yemin ettik. İster üç ister beş yıldızlı olsun, artık ülkemizde bol keseden verilen bu yıldızlara hiçbir güvenimiz kalmadı. “Haydi yola revan olalım” diyerek feribot iskelesine doğru hareket ettik. Kısa sürede pasaport kontrolünden geçtikten sonra feribota yerleştik. Saniyesi saniyesine 8.45’te tekne hareket etti, bir saatte Rodos’a ulaştık.

Eski şehir ve mimari
Kısa bir pasaport incelemesinden sonra düzgün kaldırımlarda kolayca yürüyerek otelimize ulaştık. Dört yıldızlı Agkyra isimli otelimiz yeni yapılmış ve 2025 yılı yaz başında kullanıma açılmıştı. 11 kişilik bir grup olduğumuz için bize gecelik kişi başı 83.5 euro, yani yaklaşık 3 bin 500 TL civarında bir fiyat uyguladılar. Sabah erken bir saatte otele geldiğimiz için odaların hazırlanmasını beklerken birden “Hoş geldiniz” diyen bir ses duyduk. Meğer otelin muhasebecisi genç bir Türk hanımmış. Adı Ziynet’ti. Daha sonra annesiyle de tanıştık.
İlk gün programımıza Rodos şehrinde Antik Dönem yapılarının bulunduğu Akropol’ü gezerek başladık. Monte Smith Tepesi’nde bulunan Akropol’de Athena Polias, Zeus Polieus ve Apollon’a adanmış tapınakların yanı sıra büyük oranda varlığını muhafaza eden bir stadyum ve bir odeon bulunmaktadır. Bu ören yerindeki gezi yolları, bizim ören yerlerindeki yollarla karşılaştırılamayacak kadar düzgündü.
Daha sonra Rodos Kalesi’ni dolaşmak için şehre indik. Bir dönemin Büyük Üstadı Emery d’Amboise’nin adını taşıyan kapıdan eski şehre girdik. Büyük bir parkın içinden geçerek Oferos Sokağı’nın başında yer alan 1794 tarihli Hafız Ahmed Ağa Kütüphanesi’ne ulaştık. Fethi Ahmed Paşa Vakfı’na ait kütüphanede görevli nazik insanlar bizi gezdirdi.

Ne yazık ki kütüphanenin hemen karşısında yer alan ve H. 961/1533-1534 yılında yapıldığı kabul edilen Kanûnî Sultan Süleyman Camii’ni gezmek mümkün olmadı. Yalnızca cuma ve bayram namazları için ibadete açılan bu camiyi dışarıdan seyrettik. Buradan itibaren deniz kıyısına yakın bir noktada bulunan Hipokrat Meydanı’na kadar uzanan hafif eğimli caddenin her iki yanı hediyelik eşya dükkânlarıyla doluydu.
Sokrates Caddesi adıyla anılan bu yolun ortasına yakın bir noktada ve hafifçe yola taşkın durumda 1819 tarihli Ağa Camii yer almaktadır. Alt katında gelir sağlamak amacıyla yapılmış dükkânların bulunduğu bu caminin ilginç bir mimarisi vardır. Ağır ağır yürüyerek caddenin sonunda yer alan Hipokrat Meydanı’na ulaştık. Dün gecenin yorgunluğunu biraz olsun atmak için meydana bakan çok sayıdaki kahveden birine oturduk ve gördüklerimizi değerlendirdik.
Daha sonra kale içini gezmeye devam ettik. Dar sokaklar ve tasarım ürünleri satan dükkânlar ilgimizi çekti. Yer yer büyük ağaçların gölgesindeki kahvelerde oturduk ve sohbet ettik. Bu arada ibadete kapalı olan 1765 tarihli Sultan III. Mustafa Camii’ni ve hemen önündeki meydanda yer alan şadırvanı da seyrettik.
İlk günün akşamı, daha önce birçok kez gittiğim, servis elemanlarının güler yüzlü ve samimi olduğu Paragadi Restoran’a gitmeye karar verdik. Otelden yürüyerek gittiğimiz restoranda bir kez daha unutulması mümkün olmayan bir yemek yedik. Her tür deniz ürünü, zengin mezeler ve güler yüzlü servis… Kişi başı yaklaşık 20 euro ödedik. Türk lirasına çevrilince belki yüksek gelebilir ama ben İstanbul’u bir yana bırakın, herhangi bir kıyı şehrinde böylesi bir akşam yemeğinin 3 bin – 4 bin TL’den aşağı yenemeyeceğini bilmekteyim.

Lindos ve ada gezisi
Ertesi gün bir minibüsle Lindos’a doğru yola çıktık. İlk durağımız, bir dönem İtalyanlar tarafından yapılan Kallithea Springs (Kallithea Banyoları) oldu. Termal bir dinlenme tesisi olan bu yapılar topluluğu aynı zamanda plaj ve restoran olarak da hizmet vermekteydi. Yolumuz üzerinde bulunan Tsambika Meryem Ana Kilisesi ve Manastırı’nı gezdikten sonra Lindos’a vardık. Yalnızca 700 kişilik bir nüfusa sahip bu Orta Çağ köyü, hemen üstünde yer alan Akropol dışında önemli bir anıta sahip değildir. Ancak dar sokakları, hemen her şeyin satıldığı küçük dükkânları ve restoranları ile ilginç bir görüntü sunan bu köyü her gün 5-6 bin kişinin ziyaret ettiği bilinmektedir.

Lindos’ta bizi şiddetli bir yağmur karşıladı. Islanmamak için bir kafeye sığındık. Hafif bir şeyler yedikten sonra bu kez adanın kuzeyine doğru yola çıktık. İlk durağımız adanın ilk yerleşim noktalarından biri olan Kameiros Ören Yeri oldu. Bizim ören yerlerimize göre oldukça fakir buluntulara sahip olan bu alanda gördüğümüz kalabalık turist grubu, tanıtımın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Rodos’a doğru yola devam ettik ve son olarak Filerimos Kilisesi ve Manastırı’nı gezdik. Bahçesinde tavus kuşlarının dolaştığı bu manastır mimarisi ile beni her zaman etkilemiştir. Bu vesileyle bir kez daha gezmiş ve bahçesinde dolaşmış olduk. Şansımıza ziyaretimiz sırasında burada bir düğün töreni vardı. Şık giyimli hanımlar, koyu renk elbiseli beyler… Çoluk çocuk büyük bir coşku içinde tören alanında toplanmıştı. Papazların yönettiği tören o kadar uzun sürdü ki sonunu beklemeden ayrılmak zorunda kaldık.
Üçüncü gün bu kez Rodos Kalesi içinde bulunan müzeleri gezmeye karar verdik. Özellikle Büyük Üstat’ın Sarayı ve içindeki eserler bizi çok etkiledi. Küçük bir ada olmasına rağmen oldukça zengin bir müzeye sahipti. Müzeyi dolaşmak üç saatimizi aldı. Daha sonra bir kafede oturduk, ardından kale içinde görmediğimiz yerleri gezdik. Son gün Yunanistan’da kış saatine geçildiği için Marmaris feribotu bir saat erken kalkıyordu. Ağır ağır yola çıktık ve iskeleden feribota bindik. Bir saat sonra çok şükür vatan topraklarına ulaştık.
Turizm üzerine düşünceler
Doğrusu yaklaşık 4 bin 500 TL feribot ücreti ve bin TL yurt dışı çıkış harcı ödeyip Rodos’ta tatil yapmak insanı dinlendiriyor. Hay huydan uzak, ülkemize göre daha ucuz, güler yüzlü insanlarla çevrili temiz bir ortam; üstelik gezilip görülecek pek çok yer de var. Her zaman ülkemizin zenginliğinden söz ederim. Ancak son zamanlarda bu avantajımızı komşumuza kaptırdığımızı düşünüyorum.

“Bizim güzelim ülkemiz dururken insanlarımız neden Sakız, Sisam, İstanköy, Midilli ve Rodos gibi adalara gider?” diye düşünürdüm. Anladım ki haklıymışlar. Üç gün boyunca doyasıya tatil yaptık, çok güzel yerler gördük ve güzel yemekler yedik. Anlaşılan o ki artık aklımızı başımıza toplamamız gerekiyor. Bugünkü anlayışla turizm yapmamız giderek zorlaşıyor.
Geçen günlerde yurt dışında yaşayan ve kısıtlı bir bütçesi olan biriyle konuşma fırsatım oldu. Almanya’dan gelmişler. Taksim civarında geceliği 2 bin 500 TL olan bir otelde kalıyorlarmış. Topkapı Sarayı’na gitmek için taksiye binmişler ve 2 bin TL ödemişler. Oda için bir gecede ödedikleri ile taksiye ödedikleri ücret arasındaki farkın kendilerini rahatsız ettiğini söyleyerek “Bir daha İstanbul’a gelmeyi düşünmüyoruz” dediler.
Turizm anlayışımızıdeğiştirmemiz gerekiyor
Turizm yapan veya yapmaya niyet eden ülkelerin öğrenmesi gereken en önemli husus, turist olarak gelen insanın kazıklanacak bir meta olmadığıdır. Turist, parasını kendi cebinden ödeyerek gelen ve bu geziden memnun kalmazsa bir daha gelmeyecek olan kişidir. Bizde ise çoğu esnafın anlayışı gerek yerli gerekse yabancı turisti “Yolunacak kaz” olarak görmektir. Akıllı olalım; her kaz bir kere yolunur, ikinci kez yolunacak kaz bulunmaz.

Akdeniz kıyılarımızda bulunan ve “Her şey dâhil” sistemiyle çalışan otellerimiz giderek eskiyor ve bakım gerektiriyor. Bir ülkenin yalnızca bu sistem nedeniyle tercih edilmesi gerçek anlamda turizm değildir. Önemli olan, ülkemize gelen turistin ülke genelinde dolaşmasıdır. Ören yerleri, müzeler, orijinal yapısını koruyan bakımlı yerleşmeler ve hediyelik eşya üreten dükkânlar… Hemen her yerde kafe ve restoranlar, küçük ama yöresel tatlar sunan yeme içme mekânları…
Rodos seyahatimiz sırasında otel, iki akşam yemeği, üç öğle yemeği ile sayısını hatırlayamadığım kahve ve dondurma için kişi başı yaklaşık 200 euro harcadık. Gerek ada içindeki ulaşım gerek müze ve ören yeri girişleri gerekse gezerken gözümüze takılan ve hoşumuza giden, sonradan ne yapacağımızı bilemediğimiz hediyelik eşyalar için de kişi başı yaklaşık 200 euro harcadığımızı düşünüyorum. Bu ödemeleri çok sayıda farklı kişiye yaptık. Yani bizim adayı ziyaretimizden bir veya birkaç kişi değil, çok sayıda kişi ekonomik fayda sağladı.
Gerçek turizm, birkaç kişinin para kazanması için değil, çok sayıda kişinin ekonomik fayda elde etmesidir. En kısa sürede turizm anlayışımızı değiştirmemiz ve bugünkü düşünce yapısından kurtulmamız gerekiyor. Bunun için de öncelikle güneş-kum-deniz anlayışından vazgeçip ülke geneline yayılan kültür turizmine yönelmemiz şart. Sanırım başka bir alternatifimiz de yok…
Sende Yorum yap