Çocuk, silah ve aile
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta peş peşe yaşanan okul saldırılarından sonra yine aynı laflar dolaşmaya başladı. “İnternet bozdu.” “Oyunlar zehirledi.” “Çocuk zaten içine kapanıktı.”
Bu cümleler insana bir rahatlık veriyor. Bütün suçu ekrana yıkıp yetişkinler dünyasını temize çıkarıyoruz. Oysa mesele bu kadar basit değil. Bir çocuğun okula silahla girmesi, birdenbire olan bir şey değil. Bunun arkasında yalnızlık var, öfke var, dışlanmışlık var.
Bir de, yetişkinlerin uzun zamandır görmezden geldiği ağır bir ihmal var. Evet, dijital dünyanın karanlık tarafları mevcut. Bazı gençler orada öfkelerini, kırgınlıklarını büyüten bir dil ve kendilerini önemli hissedebilecekleri çevreler buluyorlar.
Ama o öfkeyi ölümcül hale getiren şey ekranın kendisi değil. Asıl mesele, gerçek hayatta neye ne kadar kolay ulaşılabildiği. Kırgın, içe kapanmış, öfkeli bir çocuk her yerde olabilir. Ama elinin altında silah yoksa, aynı yıkımı yaratamaz.
Asıl ihmal nerede?
Bugün birçok aile yorgun. Birçoğu çocuğunu seviyor ama ona gerçekten ulaşamıyor. Aynı evin içinde yaşıyorlar ama giderek birbirlerinden uzaklaşıyorlar. Anne baba geçim derdinde kendi yorgunluğuna gömülürken, çocuk da odasına çekiliyor.
Okul; birçok genç için nefes aldığı, değer gördüğü bir yer olmaktan çıkıp, sürekli ölçüldüğü, yarıştığı bir alana dönüşüyor. Böyle olunca çocuk, kendini önemli hissedebileceği başka yerlere yöneliyor.
Ama sorun yalnızca çocuğun iç dünyasına ulaşamamak değil. Daha ağır bir şey var. Bazen yetişkinler, farkında olmadan, felakete giden yolu da döşüyor.
Silahı, “uzak tutulması gereken bir ölüm aracı” gibi görmüyorlar. Tam tersine, merak uyandıran, güç çağrıştıran bir şeye dönüştürüyorlar. Çocuk da orada şunu öğreniyor: Bu şey tehlikeli olabilir, ama aynı zamanda dikkat çekiyor. Bir anda korkulan ve ciddiye alınan biri olma hissi yaratıyor.
İşin en rahatsız edici tarafı da burada. Çocukları bazı şeylerden korumakta çok titiziz. Ama konu silaha geldiğinde aynı hassasiyeti göstermiyoruz. Bir çocuğun silahla temas etmesi, atış yapması, silaha merak duyması bazı çevrelerde hâlâ o kadar da tuhaf karşılanmıyor.
Demek ki bazı tehlikeleri gerçekten tehlike sayıyoruz, bazılarını ise; “kültürümüz böyle”, “merak etmiş, hevesini alıversin”, “erkek çocuktur silaha alışsın” diyerek hafifletiyoruz.
Sonra da felaket yaşanınca şaşırıyoruz.
Oysa şaşırmamız gereken şey felaketin kendisi değil. Silahla çocuk arasındaki mesafenin bu kadar daralmış olması.
Ne Zaman Bu Kadar Alıştık?
Mesele evle de bitmiyor. Televizyonlarda ve platformlarda yayımlanan dizi ve filmlerde aynı hikâye dönüp duruyor: Silah taşıyan güçlüdür. Acımasız olan kazanır. İntikam almak meşrudur. Karşısındakini ezen sözünü geçirir.
Artık aşk dizilerinde bile durmadan insan öldürüyorlar ve hep cezasız kalıyor.
Bu görüntüleri, bu öfke dilini durmadan seyreden bir toplumda şiddet yavaş yavaş sıradanlaşıyor. Önce göz alışıyor. Sonra kulak alışıyor. Sonra insanlar daha az irkiliyor.
Bir de fark edilme arzusu var. Bugünün dünyasında birçok genç için en büyük korku başarısız olmak değil, görünmez kalmak.
Fark edilmeyen, ciddiye alınmayan, sözüne değer verilmeyen bazı çocuklar, dikkat çekmenin en karanlık yoluna sapabiliyor. Başarıyla yapamadığını dehşetle yapmaya kalkıyor. Bu yüzden bu saldırılar, tek başına bireysel öfkenin sonucu değil. Dikkat çekme arzusu, şiddetin sıradanlaşması ve silaha kolay erişim yan yana geldiğinde sonuç daha ağır oluyor.
O yüzden dönüp dönüp “Bu çocuklar neden böyle oldu?” diye sormak yetmez. Bir de şu soruyu sormamız gerekiyor: Yetişkinler neyi normal sayıyor?
Çünkü çocuklar boşlukta büyümüyor. Neyi tehlikeli, neyi havalı, neyi yasak, neyi meşru göreceklerini bizden öğreniyorlar. Biz silahı gerektiği kadar uzak tutamazsak, sonra çocuklardan sağduyu beklemek kolaycılık olur.
Bir toplum, çocukla silah arasındaki mesafeyi koruyamıyorsa, güvenliğini de, geleceğini de kaybeder.
Sende Yorum yap