s

Erdem’in bağımsız dünyası

Sayısız kırmızı halı görünümüyle Erdem markasının popüler kültürdeki yeri zaten sabitlenmiş durumda. Ancak kurucusu Erdem Moralıoğlu’nun asıl gücü burada değil. Asıl güç, bu görünürlüğü hiçbir zaman merkeze almamasında.

Melania Trump’ın Beyaz Saray’da konuk ettiği Hollanda Kraliyet ailesi onuruna verdiği akşam yemeğinde giydiği Erdem elbise, birkaç gün içinde beklenenin ötesinde bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Sosyal medya bir yandan fiyat etiketini, bir yandan siyasal mesajları, bir yandan da Kraliçe Maxima’nın daha ulusal renkli tercihinin karşısında oluşan görsel kontrastı konuştu. Büyük başlıklar atıldı: “Moda diplomasinin önüne geçti”, “First Lady’nin gardırop stratejisi”…

Oysa tüm bu gürültünün gerisinde daha sessiz ama çok daha kalıcı bir gerçek var: Erdem Moralıoğlu, bugün artık kırmızı halıların ya da devlet davetlerinin anlık etkilerinden çok daha geniş bir zaman çizgisinde duran, bağımsız bir moda dilinin kurucusu ve dile kolay bu yıl 20’nci yılı.

Londra’da Soho Mews House’ta dinlediğim konuşmasında, Erdem’in altını en çok çizdiği şey de buydu: Gösteriş değil, süreklilik. Türkiye’den ve ailesinden bahsederken kullandığı tonun samimiyeti, moda endüstrisinin çoğu zaman yapaylaştırdığı köken anlatısından çok uzaktı. Daha çok bir hatırlama biçimi gibiydi; abartısız, süssüz, son derece mütevazı, yer yer çekingen ama son derece net.

Katmanlı tarih hissi

Montreal’de başlayan çocukluk, Türk baba ile İngiliz annenin oluşturduğu kültürel çift katman, Birmingham ve İstanbul arasında gidip gelen aile ziyaretleri sayesinde Erdem’in tasarım dünyasında bugün gördüğümüz o ‘katmanlı tarih hissi’ aslında çok erken yaşta, evin içinde oluşmuş bir bakış biçimi. Kendi anlattığı gibi çizdiği ilk figürler kadınlardı; annesi, annesinin arkadaşları, onların dünyaya bakışı… Annesinin stili, babasının kravatları onun modayla ilişkisini gururla anlattı. Moda onun için hiçbir zaman sadece kıyafet olmadı, bir davranış biçimi, bir duruş, bir hafıza alanı oldu.

Bu yüzden bugün onun koleksiyonlarına bakarken hissedilen şey, trendden çok bir hikâye sürekliliği. Radclyffe Hall’dan Maria Callas’a, Debo Devonshire’dan Viktorya Dönemi figürlerine kadar uzanan o geniş referans dünyası, aslında tek bir soruya bağlanıyor: Bir kadın, tarih içinde nasıl görünür ve nasıl hatırlanır?

Erdem’in farkı tam da burada başlıyor. O, modayı bugünün hızına göre değil, geçmişin yankısına göre kuruyor. Bu nedenle de koleksiyonları bir sezonluk tüketim nesnesi olmaktan çıkıp arşivlik parçalara dönüşüyor.

Bu yaklaşımın karşılığı elbette sadece entelektüel bir takdir değil. Markanın 20 yıldır ayakta kalabilmesi, özellikle de bağımsız bir yapı olarak, başlı başına bir başarı hikâyesi. Barneys, Matches ve Saks gibi dev mağazaların çöküşü ya da Brexit sonrası İngiliz moda ekosisteminin yaşadığı dalgalanmalar düşünüldüğünde, Erdem’in çizgisini bozmadan ilerlemesi bugün çok daha anlamlı görünüyor.

Monografik kitap ve yeni butik

Bu süreklilik artık yeni bir aşamaya da taşınmış durumda. Rizzoli’den çıkan monografik kitap, Erdem’in geçmişini belgelemekten çok kendisinin de dediği gibi bir tür manifesto. Kitapta Glenn Close’tan Christian Lacroix’ya uzanan katkılar, markanın artık kişisel bir moda evinden çok, kültürel bir hafıza alanına dönüştüğünü gösteriyor.

Aynı zamanda Londra Sloane Street’te açılan yeni butik, bu hafızanın fiziksel karşılığı gibi. Londra’nın en kontrollü lüks caddelerinden birinde, Erdem’in dünyası artık daha görünür, daha erişilebilir ama yine de aynı ölçüde içe dönük bir estetikle var oluyor.

Bu noktada Anna Wintour ismini de yalnızca bir moda figürü olarak değil, bu ekosistemin kültürel hakemi olarak okumak gerekiyor. Wintour’un Erdem kitabına yazdığı giriş, aslında markanın uzun zamandır modanın ana merkezi içinde kabul edildiğinin de bir işareti. Erdem’in kıyafetleri artık sadece giyilmiyor, müzelerde sergileniyor.

Keira Knightley’den Gugu Mbatha-Raw’a, Helen Mirren’dan Galler Prensesi Kate’e sayısız kırmızı halı görünümüne uzanan bu liste, markanın popüler kültürdeki yerini zaten sabitlemiş durumda. Ancak Erdem’in asıl gücü burada değil; asıl güç, bu görünürlüğü hiçbir zaman merkeze almamasında.

Londra’da farklı bir dil

British Museum’un düzenlediği Pembe Balo’nun komite listesinde yer alması da bu yüzden tesadüf değil. Naomi Campbell’dan Edward Enninful’a, Miuccia Prada’dan Zadie Smith’e uzanan o kültürel kadro içinde Erdem’in varlığı, modanın artık sadece estetik değil, aynı zamanda kurumsal bir kültür üretimi olduğunu hatırlatıyor. Met Gala’nın uzun yıllar önce kurduğu o model, Londra’da farklı bir dile dönüşüyor; daha entelektüel, daha tarih odaklı, daha müze merkezli.

İşte bütün bu geniş çerçevenin içinde Melania Trump’ın elbisesine indirgenen bir gündem, aslında Erdem’in temsil ettiği yapının ne kadar yüzeyde tartışıldığını da gösteriyor. Çünkü mesele bir First Lady’nin ne giydiği değil, o elbiseyi tasarlayan bir markanın 20 yıldır kurduğu bağımsız dilin neyi temsil ettiği.

Azimli bir devamlılık

Erdem bugün, moda endüstrisinin en zor alanında duruyor, hâlâ bağımsız kalabildiği için. Büyük gruplara katılmadan, kendi hikâye ritmini kaybetmeden, her sezon yeniden bir dünya kurarak ilerliyor. Bu, dışarıdan bakıldığında romantik bir başarı gibi görünebilir ama içeride ciddi bir disiplin, ciddi bir ısrar ve neredeyse akademik bir çalışma gerektiriyor.

Soho Mews House’ta dinlediğim konuşmanın sonunda, akılda kalan şey tam da buydu: Büyük jestler değil, azimli bir devamlılık. Erdem’in Türkiye’den, ailesinden, çocukluğundan bahsederken gösterdiği tevazu ile bugün Londra modasının merkezinde kurduğu konum arasında aslında bir çelişki yok. Tam tersine, biri diğerini besliyor. Belki de bu yüzden, Melania Trump’ın elbisesi üzerine kurulan tüm o güncel başlıkların ötesinde, asıl konuşulması gereken şey çok daha sade: 20 yıldır kendi dilini değiştirmeden ama sürekli geliştirerek var olabilen bir tasarımcı ve onun kurduğu bağımsız dünya.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.