Ahmet Cevdet Paşa’nın Mâ’ruzâtı
Ahmet Cevdet Paşa Osmanlı’nın son döneminin çok önemli bir devlet adamı olduğu gibi en üretken entelektüelleri arasında yer almaktadır. Gerek ilmiye sınıfında olması ve aldığı eğitimle bağlantılı eserler kaleme alması gerekse bürokrasiye geçmesiyle bu üretkenliği kesintiye uğratmaması ve bulunduğu pozisyonlarla ilgili eserler vermeye devam etmesi bu iki kanadın birbirlerini sürekli beslemesini sağlamıştır. Ayrıca Osmanlı’nın vak’anüvisi olarak da tarihi olayları kayıt altına alırken aynı verimli üretimi devam ettirmiş ve olayların nasıl bir bağlamda ortaya çıktığına tanıklık ederek önemli bir deneyim kazanmıştır. Bu kapsamda II. Abdülhamid’in emriyle kaleme aldığı 1839-1876 yılları arasını kapsayan önemli olayları ve arkaplanlarını içeren Mâ’ruzât kitabı dönemin siyasi olaylarını, güç dengelerini, halkın sıkıntılarını ve Osmanlı’nın durumunu anlamada önemli bir kaynak olarak durmaktadır (babıali kültür yayınları (bky), 2022).
Kitapta ilk dikkat çeken Osmanlı devlet yönetiminde birimlerin birbiriyle çok az konuştuğu ve devlet yönetim sisteminin bir bütün olarak birimleriyle senkronize hareket edebilme kabiliyetinin zayıfladığıdır. Bu durum Ahmet Cevdet Paşa’nın sorunları çözmek üzere gönderildiği Bosna, Hersek, Kozan, İskenderun ve Halep gibi görevlerinde yaptığı tespitlerde çok açık bir şekilde görülmektedir. Kitap boyunca Ahmet Cevdet Paşa’nın beraberindeki ekibiyle nasıl meseleleri çok hızlı ve az maliyetle çözebildiğine tanık oluruz. Cevdet Paşa’nın bu bölgelerde ilk dikkatini çeken taşra ile merkez yönetimleri arasındaki bağın oldukça zayıflamış olduğudur. Bazen taşra yönetimlerinin yanlış uygulamalarından merkez yönetim habersizken bazen de taşra yönetiminin talepleri veya uyarıları merkez yönetimi tarafından ciddiye alınmamaktadır. Bu durumda çok küçük hamle ve maliyetlerle çözülebilecek meselelerin çözümü hem güçleşmekte hem de maliyeti artmaktadır.
Aslında bu taşra-merkez bağının senkronizasyonunun bozulmuş olması Osmanlı’nın kendi iç sistemini yönetmesindeki ciddiyeti kaybetmesiyle ilgilidir. Bu nedenle başka eserlerinde de tekrarladığı gibi sorunların asıl kaynağı budur ve çözüm olarak da Kânun-i Kadime dönmeyi ve sistemi bu bağlamda islâh etmeyi önermektedir. Kitabın farklı yerlerindeki vurguları hep bu sapmaya atıf yapmaktadır. Örneğin, ‘…devletin nizam ve kanunlarındaki çözülme sebebiyle…’(sh.19); ‘Usul ve nizamı az da olsa terketmenin, işte bu gibi hoş olmayan sonuçlar verdiği tecrübeyle sabit olmuştur…’(sh.46); ‘…Onlardan sonra usul ve kaide aranmaz ve saltanat hukukuna saygı gösterilmez oldu. Herkes şahsi menfaatlerine baktı.’(sh.257)
Yönetimin insicamının kaybedilmesi ile bürokrasideki yetkinlik de aşınır (sh.51): ‘…Zamanında kimlerin kadı olabileceği usulü belirlenmiş ise de, sonra bu usul ve düzenleme bozularak, şimdi birçok emekli olmuş kişiler kadılık talebi ile kapı kapı dolaşmakta olmalarına rağmen…’ Ahmet Cevdet Paşa yönetimdeki bu sapmayı çok çarpıcı bir şekilde Fuad Paşa’nın yüzüne söyler (sh.65): ‘Köprülü Mehmed Paşa devletle bütünleşmiş gerçekleri bilen bir ihtiyar kişi idi. Her arzudan vazgeçerek, bütün düşüncesini, rükuya varmış bir devleti kaldırmaya yöneltti. Başardı da. Şimdi öyle fedakâr bir vezir olsa, devleti yeniden canlandırır. Siz ondan daha bilgilisiniz, fakat bahçe düzenlemek ve adam kayırmak gibi kişisel işlerle uğraşıyorsunuz. Onun için Sokullu ve Köprülü gibi büyük başarılara erişemiyorsunuz.’
Böylesi bir ortamda çözülme giderek genişler ve yöneticiler devletin sorunlarını çözmeye odaklanmaktan çok kendi adamlarını yönetime sokarak güç ağlarını genişletmekle meşguldür (sh.66): ‘…O da kendisine bağlı kişileri kayırıp gözetmeye özen gösterirdi. Bu bakımından memurların tayinlerinde ve görevlerinden alınmalarında ehil olup olmamalarına bakılamıyordu…’
Osmanlı’nın karşılaştığı ikinci sorun ise, Osmanlının dışında dinamikleri oldukça farklı yeni bir gücün, Kıta Avrupası’nın yükselmesidir. Osmanlı kendi iç sorunlarıyla mücadele ederken aynı zamanda ortaya çıkan bu yeni güçle artık sık sık karşılaşmakta, ancak bu yeni güce karşı sürekli mevzi kaybetmektedir. Osmanlı iç ve dış sorunların artık sarmal haline geldiği bir dönemde çıkış yolu aramaktadır. Kitap boyunca bu yeni gücün taşrada Osmanlı’nın iç sorunlarına nasıl müdahale ettiklerine ve sorunları büyüttüklerine tanıklık ederiz. Örneğin, ‘…Fakat bu bölgelerin düzene sokulmasını istemeyen ecnebiler, bu türlü teşebbüsleri duydukları gibi bir takım oyunlar içine girerek vazgeçirmeye çalışacakları düşünüldüğünden, işin gizli tutulması lazım gelir…’(sh.99). Kısacası, Avrupa’da yükselen güç Osmanlı coğrafyasının tamamında oldukça aktif olup Osmanlı’nın bozulan dengesini daha fazla bozabilmek için çaba sarf etmektedir.
Bu mücadelelerle Osmanlı coğrafyasında ecnebilerin imtiyazları sürekli artırılır. Bu durum öyle bir noktaya gelir ki toplum içerisinde huzursuzluk had safhaya çıkar (sh.214): ‘…Velhasıl bu bakımdan da ecnebiler yeni bir ayrıcalığa sahip olmuşlardır. Osmanlı Devleti açısından en zor işlerden biri ise işte bu imtiyaz meselesidir. Küçük-büyük her devletin tebaası ecnebilere nispetle pek çok bakımdan üstün iken, Osmanlı Devleti’nde ecnebiler üstün olup, tebaanın o ayrıcalıklarından mahrum oldukları için, ecnebi tabiyetine mey ediyorlar. Özellikle mahkemeler açısından ecnebilerin imtiyazı, tahammül edilemez bir durumdur.’
Dahası, İstanbul’daki büyükelçiler yönetimin her işine müdahale ederek yönetimi Kânun-i Kadime dönemez hale getirmek için olağanüstü mücadele etmektedir. Yönetimde yer alanların artık farklı ülkelerin nasıl adamı haline geldiklerine kitap boyunca tanıklık edilmektedir. Örneğin, ‘…Fakat bundan sonra İstanbul’da İngiliz ve Fransız elçileri nüfuz yarışına girdiler. Reşid Paşa eskiden olduğu gibi İngiliz politikasında devam etti; Ali ve Fuad Paşalar da Fransız politikası tarafında yer aldılar. Rıza Paşa ise Fransız elçiliğinin adeta hizmetçisi idi…’ (sh.20).
Böylesi bir güç savaşının olduğu bir ortamda elbette farklı sâiklerle bürokrasideki görev değişiklikleri de olağanın dışında sıklaşmakta ve ortamın kargaşası artarken bekleyen işlerin ifası gecikmeye devam etmektedir (sh.228): ‘…Bir vilayete vali olarak tayin ettiği adamı, yolda giderken azl, yahud memuriyetini ilgisiz bir vilayetle değiştirirdi. Azledilmiş ve atanmış vali ve mutasarrıflar yollarda dolaşır ve bazen yollarda birbirlerine rastlarlardı. Ne tarafa gideceklerini, hangi kanun ve nizam üzre hareket edeceklerini bilmez bir durumda, hepsi şaşırıp kalmıştı…’
Bürokrasideki bu sık sık görev yeri değişiklikleri İstanbul’daki üst yönetim, örneğin sadrazamlık için de geçerlidir (sh.231-232): ‘…(Midhat Paşa) sadaret makamında çok duramayıp Ekim 1872’de azledilerek Mütercim Rüşdü Paşa sadrazam oldu. Rüşdü Paşa sadaret makamının vakarını koruma isteğinde olup, Mahmut Paşa ise Babıali’de vakar ve itibar bırakmamış, vezirlerin, memurların itibar ve haysiyetini yoketmiş olduğundan, Rüşdü Paşa’nın eski tarz temkinli ve ağırbaşlı hali, Saray halkına zor geldi. Daha yumuşak karakterli bir sadrazam arandı ve hemen 1873 yılının 15 Şubatında Rüşdü Paşa azledilerek, yerine Sakızlı Esad Paşa atandı…16 Nisan 1873 tarihinde Esat Paşa azl ile yerine Şirvanizade Rüşdü Paşa sadrazam oldu…’ Bu yer değişikliklerinde ilginç olan yönetimin oldukça dar bir kesim etrafında dönmesidir. Aynı isimler görevden alınıp başka görevlere verilirken bir süre sonra aynı göreve tekrar dönebilmektedir. Bu değişikliklerle bürokratik ekiplerde aynı yörüngeyi takip etmekte ve sürekli yer değiştirmektedir.
Ahmet Cevdet Paşa bu değişiklerde siyasi tutumda tehlikeli bir kırılmaya da işaret etmektedir. Mahmut Paşa’ya kadar yaşanan sorunlar padişah dışındaki kişilerin tutumları ile ilişkilendirilir ve dolayısıyla ilgili kişiler değiştirildiğinde tepki ortadan kalkarken Mahmut Paşa ile padişaha yönelik bu kadim koruma kalkanı kırılır ve sorunlar doğrudan padişahla ilişkilendirilmeye yönlendirilir (sh.244): ‘…Daha sonra tersine bir uygulamayla Mahmut Paşa, iyi-kötü her ne meydana gelirse saltanat tarafına yükleyip ve hatta şahsi çıkarları çerçevesinde yaptığı kötü işleri de, Padişahın özel emirleri çerçevesinde yaptığı görüntüsünü verdi…’ Böylece padişahın halk nazarında itibarı düşürülmeye çalışılır. Dahası, padişahın bu durumu görebilmesi de engellenir. Çünkü etrafı bu yeni siyaseti uygulayanların adamlarıyla çevrilidir (sh.245): ‘Yakın dostlarım bu gelişmelere üzülerek bakıp ancak ellerinden bir şey gelmiyordu. Zira Padişah’a bu gelişmeleri anlatacak çevresindekilerden kimi Mahmut Paşa’ya ve kimi de Avni Paşa’ya bağlanmıştı. Buna karşılık Mahmut Paşa ile Avni Paşa, ikisi de bol bol rüşvet vermekte yarışıyorlardı. Birisi sadece şahsi amacına ulaşmak ve diğeri nefsini tatmin etmek için çalışıp, ikisinin de hareketleri Padişah’ı halkın diline düşürmekteydi…’
Sonuç olarak Mâ’ruzât, Osmanlı’nın son döneminin kapsamlı bir değerlendirmesini yapmaktadır. Ahmet Cevdet Paşa’nın dikkat çektiği sorunlar, tekil hatalardan ziyade sistemin kendi iç uyumunu kaybetmesiyle ilgilidir. Merkez ile taşra arasındaki bağın zayıflaması, liyakat ilkesinin aşınması ve dış müdahalelere açık hale gelen bir bürokratik yapı, devletin kendi kendini onarma kapasitesini giderek sınırlandırmıştır. Diğer taraftan, Ahmet Cevdet Paşa’nın II. Abdülhamid’in talimatıyla kaleme aldığı Ma’ruzat’ın her sorunu bağlamı ve arkaplanı ile bu derecede açık bir şekilde ele alabilmesi Ahmet Cevdet Paşa’nın bir devlet adamı olarak namusunun ötesinde II. Abdülhamid’in yaşanan sorunları ve nedenlerini görme ve çözüm üretme iradesiyle ilişkilidir. Daha önce Koçi Bey Risaleleri de aynı amaca ma’tuf olarak kaleme alınmıştır. Amaç, yaşanan tüm karmaşaya rağmen sorunların padişah tarafından tüm açıklığıyla görülmesini sağlamak ve çözümlerin de bu bağlamda üretilerek Osmanlı’nın sorunlarını onarabilme kapasitesini sürekli güçlendirmektir. Osmanlı son dönemindeki tüm olumsuz koşullara rağmen her zaman Koçi Bey, Kâtip Çelebi ve Ahmet Cevdet Paşa gibi şahsiyetlere sahip olmuş ve böylece onarımlar yaparak ayakta kalma mücadelesine devam edebilmiştir.
Sende Yorum yap