GIRGIR(N)İYE
Nasıl bir zamandan geçiyoruz bilmiyorum!
Sağımız savaş, solumuz katliam!
Ne tadı kaldı hayatın ne tuzu kaldı nefes almanın!
Onca imkân, teknoloji, her şeye erişilme kolaylığına rağmen mutlu değiliz hiçbirimiz!
Eskiyi düşünüyor, eskiye özlem duyuyor, eskileri anıyoruz!
Çocukluğumuz en derin gurbet bu aralar, gençliğimiz mazide kalmış bir şarkı sanki...
Onca tatsız olayın, kötü haberin ortasında sığındığımız liman gibi...
İşte Gırgıriye Müzikali de bu limanlardan biri olabilecek gibi hissettirmişti bana!
Senaryosunu Müjdat Gezen’in yazdığı, Kartal Tibet’in yönettiği, Yeşilçam’ın en şenlikli, en renkli film serilerinden biri olan Gırgıriye, ilk kez 1981 yılında çekildi. İlk filmin bir anda popüler hale gelmesi üzerine devamı da çekilen seri, sinemada 18 milyon seyirci tarafından izlenerek ciddi bir rekora imza attı. Gırgıriye filminin senaryosunun nereden esinlenildiğini okuyunca şaşıracaksınız. Filmin hem senaristi hem de başrol oyuncularından biri olan Müjdat Gezen, bu ünlü Sulukule hikayesini yazarken Sheakspeare'nin Romeo ve Juliet eserinden etkilenmiş. Orada da yine iki düşman aile ve onların birbirine aşık çocuklarının kavuşma çabasından meydana gelen bu ölümsüz İngiliz başyapıtı, Sulukule mahallesinde yeniden can bulmuş.
Adile Naşit, Münir Özkul, Gülşen Bubikoğlu, Şemsi İnkaya, Ayşen Gruda, Perran Kutman gibi duayen oyuncuların rol aldığı film, enteresan ilkleri de içinde barındırıyor. Misal Münir Özkul! Münir Özkul'u belki de ilk defa sabırlı bir okul müdürü ya da cefakâr bir baba olarak görmediğimiz bir film Gırgıriye! Çocukluğumuzda, ciğerimizi söken replikleriyle hepimizi ağlatan ‘Yaşar Usta’, ilk kez ayyaşın önde gideni ve Sabayat'ın kronik aşkıdır. Dramanın en kallavisini de komedinin dibini de başarıyla oynayan Münir Özkul, bu filmle adını en tepelere yazdırmıştır.
Aradan geçen 46 yılın ardından Gırgıriye bu kez müzikal tiyatro olarak sahneye taşındı. Usta sanatçı Müjdat Gezen imzasını taşıyan bu özel yapım, henüz fikir aşamasında dahi beni çok heyecanlandırmıştı. Provalar zamanı, sosyal medyaya düşen görüntüler, paylaşımlar, gösteriyi iple çektirtmişti. Ne de olsa çocukluğumdu o benim, yıllar sonra hasretle buluştuğum!
15 Nisan prömiyeri vardı gösterinin, yani gala gecesi!
Nasıl keyifliydim gün boyunca! Gülüp eğlenecek, geçmişe gidecek, keyifsiz her şeyden uzaklaşacaktım akşam! Oysa daha yolda başladı sinir, stres! Oyunu, hafta içi akşam saatinde, finansın merkezi, devasa kulelerin yerleşkesi Ataşehir’de oynamak bilmem kimin fikriydi. Binlerce kişilik salonda oynanan oyun yüzünden trafik kördüğüm olunca, tek çare arabadan inip yürümekti. Oyunun oynanacağı kocaman bir spor kompleksi olan Ülker Arena’nın önünde, başlama saatine 15 dakika kalmışken, o soğukta binlerce kişi hala kuyrukta sıra bekliyordu. Basket maçları için tasarlanmış bir yerde, binlerce kişiye tiyatro yapmak büyük emek ve yapım işiyken ne yazık ki durum içler acısıydı. 4.500 TL verip Vip bilet alanların plastik beyaz sandalyelere oturtulmalarını protesto için sandalyeleri kaldırıp havada sallayanlar, başlama saati 40 dakika geçmesine rağmen başlamaması yüzünden çalınan ıslıklar hele de inanılmaz kötü bir ses sistemi yüzünden salonun çoğunluğunun sahnedekileri duymaması, bu heyecanlı bekleyişe hiç yakışmadı. Sırf daha çok para kazanmak için binlerce kişiye bilet satıp sonrasında bu önemli noktaları yok saymak çok ayıptı. Kadroya gelince, Türk tiyatrosunun iki muhteşem ismi Müjdat Gezen ile Perran Kutman’ı yıllar sonra aynı sahnede üstelik canlı canlı izlemek büyük ayrıcalıktı. Ama anlamadığım, Gülben Ergen’in o sahnede ne işi vardı. Yıllar önce dizilerde oynamış tamam, şarkı da söylüyor ama ne yaşı ne eğitimi ne de sanatı o sahneye uyuyor. Sabayat karakterinin, sarhoş Emin’e, ‘Benim kızım, el değmemiş bir gonca’ derken Gülben Ergen’i göstermesi, gecenin en trajikomik olayıydı. Boyunca 3 erkek annesi, neredeyse babaanne olacak durumda, 50 küsur yaşındaki Ergen’den başka kimse gelmemiş miydi acaba akla! Müjdat Gezen’in tiyatro okulu var, oradan yaşı uygun, tiyatro eğitimli birisi daha çok yakışmaz mıydı oraya! Ha bir de Uğur Dündar vardı kadroda, niye alındı niye vardı hala anlayamadım. Sırf Müjdat Gezen, şanına uygun birkaç politik espri yapabilmesi için böyle bir mizansen hazırlanmış galiba. Gerek var mıydı, yoktu zannımca! Bas bas Gülşah Saraçoğlu reklamı yapıp, modacı kimliğini kör göze sokma gayretini de anlayamayacağım asla!
Ezcümle, niyet güzel, fikir şahane ama hayal ettiğim gibi olmamış bu müzikal!
Bazı şeyler zamanında güzel, tadında bırakmak gerekiyor galiba.
‘Ustalara Vefa’ gecesi kıvamında diyorum, sımsıkı sarılıyorum;
Hem orijinal Gırgıriye kadrosuna hem de çocukluğuma!
…………………………….*…………………………….
23 NİSAN-NEŞE DOLUYOR İNSAN
Haftanın en önemli olayı, hiç kuşkusuz 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı!
Hoş daha geçen hafta yaşanan elim olaydan, kaybettiğimiz çocuklardan sonra, bu yıl ‘kutlama’ kelimesi, pek yakışmadı bayrama. Bayramların en masumu oysa!
23 Nisan sadece bir bayram değil!
Milletin, kendi kaderine kendi iradesiyle yön verdiği, geleceğini çocuklara umut bağladığı gün!
Egemenliğin saraya değil halka ait olduğu ilan edilen ve bu emanetin, en masum olan çocuklara armağan edildiği o kutlu tarih!
Eskiler dedik ya işte bana stadyuma gidip yürüyüş ve okul gösterileri yaptığımız o coşkulu günleri hatırlatan keyifli zaman!
Ne güzel şey çocuk olmak! Küçücük bedeninle evin bahçesini, okul binasını kocaman sanmak! Baharda uçuşan polenleri, bulut parçası zannetmek, eline aldığın ayçiçeğiyle güneşin seni takip ettiğini düşünmek! Sonsuz yaramazlık hakkı olduğunu bilmek ve de gizlice ağlamak zorunda kalmadan avaz avaz ağlayabilmek; korkunca, acıkınca, yorulunca, canın acıyınca!
Lokantada birleştirilen sandalyelerde uyuyabilmek, sırf baban kucağına alıp yatağa kadar taşısın diye uyumuş numarası yapabilmektir. Herkesi iyi zannetmek, oyuncaklarla arkadaş olabilmektir. Öğrendiği her yeni şeyi sanki kendisi keşfetmiş gibi büyük bir coşkuyla büyüklerle paylaşmak, bundan mutlu olabilmektir. Evsiz yavru kedilere, köpeklere insan muamelesi yapmak ve tüm sokak hayvanlarını eve almak istemektir. Tek ayaklı, tek gözlü, aç hayvanlara üzülüp onlar için yas tutabilmektir.
Düşünüyorum da korkmayan yanımızmış çocuklar bizim, cesaretimizmiş. Konuşan yanımızmış çocuklar, özgüvenimizmiş. Düşleyen yanımızmış çocuklarımız, ümidimizmiş. En güçlü, umut dolu, yürekli halimiz aslında, hep olmak istediğimiz! Hayata yargısız gözler ve sonsuz bir merakla bakabilmekmiş çocuk olmak, usanmadan sorabilmek, isteklerinin peşinde yılmadan koşabilmek, her koşulda mutlu olabilmekmiş!
Hani bir günlüğüne devlet büyüklerinin koltuğuna oturuyorlar ya çocuklar 23 Nisan’da, çocuklar büyüklerin yerine geçmesin, büyükler çocukların yerine geçsin bu 23 Nisan’da!
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı, sanayide çalışan 12 yaşındaki çırağın yerine geçsin örneğin. İçişleri bakanı, evsiz, sokaklarda yaşayan çocuklarla bir gece geçirsin. Orman bakanı, babası korucu bir çocukla yer değiştirsin. Bu senelik, ezberler değişsin!
Aldığımız ilk nefesten nefesimiz tükenene dek yaşadığımız her anda, özgürlüğümüzün sigortasıdır ulusal egemenlik! Ve egemenlik milletindir, gelecek de çocukların!
Vatanı korumak, çocukları korumakla başlar. Nice zorluklar, katliamlar, acılar gördü bu topraklar ama gerçek olan şu ki her seferinde yeniden dimdik durmayı bildi bu millet. Çocuklarımız için daha güvenli, daha özgür, daha huzurlu bir ülke kurma sorumluluğumuzla 23 Nisan’ı aynı inançla, umutla kutluyoruz. Meydan okuma ve başarmanın en çocuk halini bayram yapıyoruz.
Gün sadece çocukların değil yüreği çocuk kalabilenlerin, içindeki çocuğu koruyabilenlerin günü!
Ve sadece çocukken kutlanan bir bayram değil, ömür boyu taşınması gereken bir nişan!
O zaman ne diyoruz;
Bugün 23 Nisan! Neşe doluyor insan!
……………………………*…………………………………..
O ÇOCUK
Yıl 1895!
Tren, Boston İstasyonu’na yanaştı!
Eski püskü kıyafetleri, yıpranmış ayakkabılarıyla trenden 12 yaşında bir çocuk indi. Dilini bilmediği bir ülkede, dilinde zar zor telaffuz ettiği birkaç İngilizce kelime ile!
Annesi, iki kız kardeşi ve üvey erkek kardeşiyle Lübnan’ın dağlarından gelmişti. Gezmek, görmek, eğlenmek değildi amaçları. Sağ kalmak, yaşamaktı arzuları!
Son derece fakirdiler ve bu kocaman ülkeye tamamen yabancıydılar. Hayat burada da kolay olmadı onun için. Okulda aksanıyla alay edildi, ürkekliğinden dolayı dalga geçildi hatta ten renginden dolayı "kirli" bile dendi. Ama öğretmenleri onda başka bir şey gördü; yüksek sesli değildi belki ama dikkatliydi. İyi konuşamıyordu ama ruhuyla yaşıyordu. Hayatı, yaşıtlarından farklı olarak üzücü bir olgunlukla algılıyordu. Çalıştı, azmetti, İngilizce öğrendi. Ve bu dille, dünyanın asla unutamayacağı bir ses oluşturdu!
Önce üvey erkek kardeşini, sonra kız kardeşini ve en sonunda annesini kaybetti. Tüm bunlar da yalnızca birkaç yıl içinde oldu. Hayatta kalan tek yakını, küçük kız kardeşi, onun okuyabilmesi için bir giyim mağazasında çalışıyordu. Bu fedakârlık onu sonsuza dek etkiledi.
Aşktan bahsettiğinde hayalden değil kalbin gücüyle kazanılan acıyı, minneti ve bilgeliği anlattı. 1923’te, aşk, özgürlük, neşe ve acı üzerine yazdığı şiirsel makalelerden oluşan The Prophet adlı eserini yayımlandı. 100’den fazla dile çevrilen bu eser, düğünlerde, cenazelerde okundu. Trenden, ülkesini, dilini, hayallerini kaybetmiş olarak inen o çocuk, sanatçıların, devlet adamlarının ve milyonlarca duyarlı ruhun hayran olduğu küresel bir fenomene dönüştü. Elvis Presley’den John Lennon’a, Kennedy’ye kadar birçok isim onun sayfalarında huzur buldu. İnsanlar, onun satırlarıyla hayata tutundu. 48 yaşında hayata veda eden o çocuk, Halil Cibran’dı!
Ölümünün 95.yıldönümünde, tam da bu dönemde beni en iyi anlatan, kalbime en çok dokunan sözüyle anmak istedim bu olgun çocuğu, koca yürekli adamı;
“En güçlü ruhlar, acı çekmekten doğar,
En güçlü karakterler ise yara izleriyle damgalanır!”
………………………..*…………………………………….
HAFTANIN EN’LERİ;
Haftanın Boykotu; Tabiki İsrail’e geldi! Gazze’de 3 yıldır devam eden soykırıma karşı tepkiler sürerken binden fazla sanatçı, İsrail'in katılımı nedeniyle 2026 Eurovision Şarkı Yarışması'nı boykot etme çağrısında bulundu! Sanatçılar, boykot taleplerine gerekçe olarak, Eurovision'un, İsrail'in Filistinlilere karşı yürüttüğü soykırımı, kuşatmayı ve acımasız askeri işgali örtbas etmek ve normalleştirmek için kullanılmasına karşı olmak olduklarını gösterdi. Valla ziyadesiyle haklılar, Ukrayna'ya yönelik saldırıları nedeniyle Rusya’nın Eurovision'dan yasaklandığı düşünülürse aynı yaptırım, onlara da uygulanmalı!
Haftanın Cinneti; Bir kez daha nasıl bir dünyada yaşıyoruz dedirtti! Üsküdar'da evde tartıştığı anne ve babasını silahla öldüren 36 yaşındaki adam, ardından intihar etti! 67 yaşında iki insanı hele de anne- babasını öldürecek kadar neye kızabilirsin ki be adam! Üstüne kendini de öldürecek kadar! Bu neyin kafası, neyin insanlığı! Biz sesimizi yükseltemezdik, gözleriyle idare ederlerdi bizi anne-babalarımız, bunlar nişan alıp cana kıyıyorlar. Olayın geçtiği yer de Teksas falan değil ha, Üsküdar! Ve silahı nasıl- nereden bulmuş sorusunun cevabı, umarım ortaya çıkar!
Haftanın Operasyonu; Hiç kuşkusuz, yıllar sonra yeniden açılan Gülistan Doku dosyası! Tunceli’de Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü 2'nci sınıf öğrencisi Gülistan Doku, 5 Ocak 2020'de kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kaybolmuş, bir daha kendisinden haber alınamamış, dosya kapatılmıştı! 2024'te Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı'na atanan Başsavcı Ebru Cansu dosyayı yeniden ele aldı. Gizli bir tanığın Tunceli valisinin oğlu aleyhine ifade vermesi üzerine soruşturma ilerledi. Edinilen bilgilere göre gizli tanık, valinin oğlunu Gülistan Doku'ya tecavüz ederek ve silahla vurarak öldürmekle suçladı. Bunun üzerine çok sayıda isim hakkında gözaltı kararı verildi ve yedi ilde eş zamanlı operasyonlar düzenlendi! Ne demiş atalarımız; ‘Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır’. Rahat uyu Gülistan! Kanın yerde kalmayacak!
Haftanın Boşanması; Bence sadece benim değil toplumun değer yargılarını altüst etti! 1,5 yıllık evliliklerini sonlandıran oyuncu İrem Helvacıoğlu ve işletmeci Ural Kaspar'ın boşanma anlaşmasının bazı maddeleri, evlilik kurumu ile babalık sıfatının sınırlarını yeniden çizdi. Baba Ural Kaspar’ın, oyuncuya "Tazminat ve nafaka ödemem, çocuğun okul masrafına da karışmam" demesi üzerine anne Helvacıoğlu da, "O zaman soyadını da verme" dedi ve boşanma protokolüne çocuğun soyadıyla ilgili madde dahil edildi. Kaspar'ın herhangi bir nafaka veya tazminat ödememek karşılığında kızına 'Helvacıoğlu' soyadının verilmesini kabul ettiği öğrenildi! Sen git sevdiğini iddia ettiğin kadınla evlen, ondan çocuk yap ve sonrasında hiçbir ödemesine karışmam diyerek işin içinden sıyrıl! O ne güzel ya! Bence bu insanların baba olmaya hakları yok, bu tutum ve davranışın yaptırımı olmalı! Yazık, çok yazık!
Haftanın Mutasyonu; Anne kaynaklı mutasyon! Annenin hamileliğinde veya genç kızlığında bir mutasyon olup gen değişikliği olmuşsa çocuğunda bu hastalık ortaya çıkıyormuş. Yani bebek bu hastalıkla doğuyormuş! Bunun en gözle görünen yanı, bebek doğduktan sonra göbek kordonunun daha uzun kanaması veya kordonunun geç iyileşmesi! Bu durum, hemofilinin en net belirtisiymiş!
Bence önemli bir uyarı! Dikkate almak lazım!
Categories: GIRGIR(N)İYE
Sende Yorum yap