“Şeytan Marka Giyer” geri döndü peki ya biz aynı yerde miyiz?
Amerikan Vogue’un efsane yayın yönetmeni Anna Wintour’dan ilham alan “Şeytan Marka Giyer”, 1 Mayıs’ta tüm dünyada vizyona girecek ikinci filmiyle gündemde. Meryl Streep, Anne Hathaway, Stanley Tucci ve Emily Blunt’ın başrollerinde olduğu, David Frankel’in yönettiği film beklentileri karşılayabilecek mi?

Meryl Streep (Miranda Priestly), Anne Hathaway (Andrea Sachs), Emily Blunt (Emily Charlton) ve Stanley Tucci (Nigel Kipling) ana kadroda yer aldı.
“Şeytan Marka Giyer 2” (The Devil Wears Prada 2) filmi etrafında dönen tartışma tam da bu hissin üzerine kurulu. Çünkü mesele artık sadece bir filmin devamı değil, bir dönemin, o dönemi mümkün kılan güç ilişkilerinin ve sembollerinin bugünde nasıl yankılandığı.

Moda dergilerinin etkisinin azaldığı, sinema salonlarının boşaldığı bir çağda, bu iki dünyanın kesişiminde bir hikâyeyi yeniden anlatmak kolay değil. Üstelik bunu bir kahve zinciri iş birliğiyle süslemek, nostaljiyi güncellemek değil, onu olduğu gibi vitrine koymak.

Anna Wintour kızı ve gelini Elizabeth Cordry Shaffffery ile birlikte.
Asıl kırılma noktası ise başka. Anna Wintour, bir dönemin hiç tartışmasız güç figürü. Moda dünyasının soğuk, mesafeli, belirleyici yüzü. “Şeytan Marka Giyer”in ilham kaynağı. Bugün ise o mutlak otoritenin de çözülmeye başladığını görüyoruz. Görevini daha genç bir isme devretmesi ve Conde Nast içindeki rolünün geri plana çekilmesi, bir kariyer değişimi değil, bir çağın da kapanışı aslında. Belki de bu yüzden, Wintour’un artık film tanıtımlarında kırmızı halıda daha görünür olması ironik bir tablo yaratıyor. Kızı ve gelini Elizabeth Cordry Shaffery ile birlikte kameraların karşısında poz veriyor. Üstelik gelininin üzerinde, Wintour’un yıllar önce giydiği bir Prada elbise. Bu bir stil tercihi mi yoksa bilinçli bir mesaj mı? Muhtemelen ikisi birden. Çünkü moda artık yeni olanı değil, hikâyesi olanı satıyor. Arşiv parçalar, vintage dokunuşlar, geçmişe referans veren tasarımlar bugünün estetik dilinin parçası. Ama aynı zamanda bir şeyin de itirafı: Yeni olan, eskisi kadar güçlü bir anlam üretmekte zorlanıyor.
Bir dönem canlandırması
İşte tam bu noktada filmle gerçek hayat birbirine karışıyor. “Şeytan Marka Giyer 2” bir devam filmi olmaktan çıkıp âdeta bir dönem canlandırmasına dönüşüyor. Kostümler de bu anlatının merkezinde. İlk filmde kıyafetler karakterlerin dönüşümünü anlatıyordu. Yayın yönetmeninin asistanı Andy’nin sade kazaklardan couture parçalara geçişi, hem stil hem kimlik değişimiydi. Bugün ise kostüm tasarımı daha zor bir sınavla karşı karşıya. Çünkü izleyici artık sadece şık olanı değil, anlamlı olanı arıyor. Bir kıyafetin markası kadar, nereden geldiği, nasıl üretildiği ve neyi temsil ettiği de önemli. Eğer yeni film bu katmanları yakalayamazsa, görsel bir şölen sunar ama duygusal bir bağ kuramaz.
Anne Hathaway cephesi
Anne Hathaway cephesinde ise farklı bir ton var. Röportajlarında projeye dair temkinli bir heyecan hissediliyor. Hatta o kısa ama çok şey anlatan ifade: “İnşallah!” Tek kelime, belki de tüm prodüksiyonun ruh hâlini özetliyor. Evet, büyük bir mirasın devamı, ama aynı zamanda büyük bir belirsizlik. Çünkü artık hiçbir şey 2006’daki gibi değil. O dönemde başarı hikâyeleri daha netti. Moda daha merkeziydi. Medya daha güçlüydü. En önemlisi de gelecek daha öngörülebilirdi. Bugün ise her şey değişken. Güç dağılmış durumda. Anna Wintour gibi figürlerin bile etkisi eskisi kadar mutlak değil. Bu yüzden filmdeki ‘şeytan’ın kendisi bile artık daha az korkutucu.
Peki, o zaman bu film ne anlatacak? Eğer sadece geçmişi yeniden üretirse bu bir nostalji egzersizi olarak kalır. Ama eğer o geçmişin neden artık mümkün olmadığını sorgularsa işte o zaman gerçekten bugüne ait bir hikâye ortaya çıkar. Çünkü mesele şu: Biz 20 yıl öncesini gerçekten özlüyor muyuz, yoksa o dönemin bize sunduğu güven ve kontrol hissini mi özlüyoruz?

Meryl Streep yıllar sonra yine kusursuz ama mesafeli imajıyla Miranda Priestly karakterini canlandırıyor.
En büyük sınavıdeğişimi anlatmak
“Şeytan Marka Giyer” bize kontrol yanılsaması sunuyordu: Çalışırsan yükselirsin, doğru giyinirsen kabul edilirsin, doğru insanlarla aynı masaya oturursan oyunun parçası olursun. Bugün ise o oyun değişti. İşte tam da bu yüzden “Şeytan Marka Giyer 2”nin en büyük sınavı, modayı değil, o 20 yıllık değişimi anlatmak. Aksi hâlde elimizde kalan tek şey kostümler. Şık, ama artık eskisi kadar etkileyici değil.

Her şey nasıl başladı?
Bu filmin hikayesi her ne kadar kurgu gibi görünse de aslında tamamen gerçek. “Şeytan Marka Giyer’in çıkış noktası, aynı başlıklı kitabın yazarı Lauren Weisberger. Genç bir gazeteci olarak Vogue’da işe başladığında son derece hiyerarşik ve acımasız bir dünyada buldu kendisini. O dünyanın merkezinde ise efsanevi genel yayın yönetmeni Anna Wintour vardı.Weisberger’in yayın yönetmeni asistanlığı görevi aslında imkansıza yakındı: Her an hazır olmak, her talebi yerine getirmek ve görünmez kalmak. Moda dünyasının dışarıdan görünen zarafeti, içeride yerini disipline ve baskıya bırakıyordu. İşte Weisberger’in otobiyografik romanı tam bu çelişkiden doğdu. Bir yanda podyumların ışıltısı, diğer yanda o ışığı ayakta tutan ama görünmez kalmak zorunda olan sonsuz emek.2003’te yayımlanan kitap, kısa sürede popüler olunca tüm okurların aklındaki soru aynıydı: Bu ne kadar kurgu, ne kadar gerçek? Cevap hiçbir zaman net olmadı. Ama belki de filmin ve kitabın başarısı tam burada yatıyor. Çünkü “Şeytan Marka Giyer”, modayı değil, güç ilişkilerini anlattı. O ilişkiler ise sandığımızdan çok daha tanıdık çıktı.
Sende Yorum yap