Rumlarla değil 186 sayılı kararla savaşma zamanı…


Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 4 Mart 1964’te aldığı 186 sayılı kararla Rumları, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tek temsilcisi olarak kabul etti.
Bu aslında bir karar değil Güvenlik Konseyi’nin tarihindeki en büyük garabet.
Bu karar neden garabet önce onu açayım:
1960 yılında İngiltere, Kıbrıs’taki egemenliği iki tarafa devretti.
Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran 1960 Antlaşması ve Garanti Antlaşması’nda egemen eşitlik ve siyasi eşitlik karara bağlandı.
1963’te Rumlar, Türklerin haklarını gasp eden 13 Maddelik bir Anayasa değişikliği teklifi hazırladılar ardından Türkleri adadan tamamen silmeyi hedefleyen Akritas Planı’nı devreye soktular. Bu plan sonucu 364 Kıbrıs Türk’ü katledildi, 25 bin kişi kendi ülkesinde göçmen haline geldi.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 1964’te, sivil darbeci Rumları ödüllendiren, mağdur Türkleri cezalandıran bu 186 sayılı kararı aldı.
Bu garabet kararın üzerinden tam 62 yıl geçti.
Rum Yönetimi, Ada’yı yabancı güçlere açtı, böylece Kıbrıs Cumhuriyeti’nin dayandığı Kurucu Antlaşma sakatlanmış oldu.
1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran Garanti Antlaşması’nın 1. Maddesi Kıbrıs’ın hem Türkiye’nin hem de Yunanistan’ın birlikte üye olmadığı hiçbir uluslararası örgüte veya siyasi/ekonomik birliğe üye olamayacağını net olarak belirtir.
Türkiye, AB üyesi, olmadığına göre aslında 2004 yılındaki tam üyelik bile 1960 Antlaşması’nı çiğniyor.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı bu utanç verici karar halen Kıbrıs Türklerine uygulanan ambargoların hukuki dayanağı durumunda.
O zaman yapılması gereken şey Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bu kararına karşı mücadele etmek.
Bu kolay bir mücadele değil, Güvenlik Konseyi’nin bir kararını değiştirmek için 5 daimî üye, ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’nın veto hakkını kullanmaması gerekir ki bu imkansıza yakın bir seçenek.
Ancak 2022’de kabul edilen ve 2026’da da aktif olarak uygulanan “Veto Girişimi” uyarınca, veto hakkı kullanan bir daimî üyeye karşı BM Genel Kurulu’nun 10 gün içinde toplanarak durumu tartışmasının yolu açık.
Genel Kurul kararı, Güvenlik Konseyi kararını yasal olarak iptal edemese de uluslararası kamuoyu baskısı oluşturmak için en güçlü silah durumunda.
Ada’da yaşayan Kıbrıslı Türklerin iradelerini yok sayan anlaşmalar yapıp, ittifaklar kuran Rum Yönetimi’nin başındaki kişiye istediği gibi at oynatmasının mümkün olmayacağını anlatmak gerekiyor.
Ankara’nın üzerinde düşünebileceği tek seçenek sadece bu da değil.
Mendelson gibi uluslararası hukukun saygın isimleri, AB’nin Rum Kesimi’ni üye yapmasının hukuken hükümsüz bir eylem olduğuna dair görüşler açıklamışlardı.
Üye olmadığımız için AB Adalet Divanı’na gidemiyorsak bile Uluslararası Adalet Divanı’na gidip, Rumların mahkeme yetkisini tanıması için baskı oluşturmaya çalışabiliriz.
Siyasi eşitliği ve egemenlik eşitliği yani hukuku ve imza attıkları anlaşmaları yok sayanlara karşı Ankara’nın elinde hukuki kozlar da var.
Sonuç alması uzun zaman gerektirse de Rum Yönetimi’nin Kıbrıslı Türkleri yok sayan tavrına karşı bu kozları da masaya yatırmak gerekir…

Netanyahu İsraillileri değil Almanları seçti
Savaşta olan bir ülke düşünün.
O ülkenin lideri, bir başka ülkeden gelecek siyasi destek ve para uğruna kendi vatandaşlarının hayatından vazgeçsin...
Dünya üzerinde böyle bir lider ve böyle bir ülke var.
Soykırımcı Netanyahu şu an bu tercihinden dolayı ülkesi İsrail’de ağır bir eleştiri bombardımanı altında.
Meğer İran füzeleri Domana ve Arad’ı vururken, Netanyahu balistik füzelere karşı tasarlanan Arrow hava savunma sistemlerini Almanya’ya ihraç edip, orta menzilli seyir füzelerine karşı tasarlanan Davud Sapanı sistemlerini devreye sokmuş.
Bu sistemler İran’ın balistik füzelerini ıskaladığı için İsrail savaşın en ağır kayıplarını yaşamış.
Dünden beri Netanyahu’nun çevresi İsrail medyasına, “Almanya’ya yapılan 6,7 milyar dolarlık satışla Arrow üretme kapasitemizi iki katına çıkardık” bilgisini yaymaya çalışıyor. Pompalanan bir diğer bilgi, “Bataryaların teslimat zamanları gelmişti” şeklinde.
Fiilen savaşta olan bir ülke, mücbir sebep şartını kullanabilir ve kendi vatandaşlarının canını kurtarmayı tercih edebilirdi.
Körfez ülkeleri, direkt tarafı olmadıkları savaş sebebiyle enerji ihracatı sözleşmelerinde bu maddeyi işlettiler, Netanyahu da aynısını yapabilirdi.
Ya da İsrail’e verdikleri sonsuz desteği Yahudilere karşı duydukları büyük vicdan azabına bağlayan Almanlar, daha geç teslimatı önerebilirlerdi.
İkisi de olmadı zira Netanyahu’nun Gazze’deki soykırımını görmezden gelen ve AB’nin yaptırımlarına engel olan Berlin’in desteğine ihtiyacı var.
Hakkında uluslararası tutuklama kararı olan bir Başbakan’a sahip olmak artık İsrail vatandaşlarının direkt ölümlerine sebebiyet veriyor.
Tarih, Netanyahu’yu sadece bir soykırımcı değil siyasi destek ve para uğruna kendi vatandaşlarının ölümüne neden olan kişi olarak yazacak.
Sende Yorum yap