s

Mehmet Emin Erişirgil’in Gözünden Mehmet Âkif

Mehmet Emin Erişirgil, döneminin önemli aktörlerinden bir tanesi olup İstanbul Darülfünunda sosyoloji ve felsefe alanlarında öğretim üyeliği, Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Dairesi Başkanlığı, müsteşarlık, yüksek muallim mektebi müdürlüğü görevlerinde bulunduğu gibi son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne de Niğde milletvekili olarak girer. Erişirgil’in birisi Ziya Gökalp ve diğeri ise Mehmet Âkif’e dair iki önemli kitabı var. Mehmet Emin Erişirgil tarafından 1958 yılında yayımlanan ‘İslamcı Bir Şairin Romanı: Mehmet Âkif’ başlıklı kitap Atlas yayınlarından 2023 yılında beşinci baskısını yaptı.

Erişirgil’in kitabı yalnızca Mehmet Âkif’in hayat hikâyesini anlatmaz; aynı zamanda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte yaşanan medeniyet krizinin ahlaki ve zihinsel anatomisini kurar. Âkif burada sadece bir şair değil, çözülmekte olan bir dünyanın vicdanı olarak karşımıza çıkar. Erişirgil, kitabında Âkif’i bir ideolog olarak değil, hakikat karşısında sürekli hesap veren bir vicdan insanı olarak resmeder. Bu nedenle kitapta Âkif’in en baskın özelliği düşünsel sistem kuruculuğu değildir. Hatta Ziya Gökalp’le karşılaştırıldığında Âkif’in sistematik bir teorisyen olmadığı özellikle hissedilir. Gökalp toplumu yeniden kuracak kavramsal çerçeveler üretmeye çalışırken, Âkif daha çok toplumun ahlaki çözülüşüne tanıklık eden bir bilinç gibidir. Bir başka deyişle, Gökalp kurucu devlet aklını temsil ederken Âkif vicdanı temsil eder.

Erişirgil iki biyografi üzerinden Türkiye’nin modernleşme serüvenine farklı açılardan baktığı görülür. Ziya Gökalp ile Âkif’i iki farklı zihniyet hattı olarak okur: biri sistem kurucu fikir adamı, diğeri ahlaki direnişin şairi. Gökalp’in yakın çevresinde bulunan Erişirgil kitabında, Gökalp’in yaşadığı çalkantılı süreçlerine tanıklıklarına, çevresi ile diyaloglarına, yazılarından alıntılara ve konuşmalarına da yer vererek sadece canlı bir Gökalp hikâyesi ortaya koymamakta, ayrıca Gökalp hikâyesi üzerinden dönemin siyasi dönüşümlerine de tanıklık etme imkânı vermektedir. Benzer şekilde Âkif romanında da Âkif’i uzaktan inceleyen bir araştırmacı değil, onu yakından tanımış bir isim olması öne çıkmakta, Erişirgil’in Âkif’le uzun yıllara dayanan kişisel ilişkisi, metne birinci el gözlem niteliği kazandırmaktadır. Bu nedenle eser, klasik akademik biyografilerden farklı olarak hem tanıklık hem yorum hem de dönem çözümlemesi içermektedir.

Osmanlı son döneminde iki kuvvet tarafından savrulmaya tutulmuştur. Birincisi içyapısının işleyişinde kadim gelenekten sapmayla ortaya çıkan savrulma iken ikincisi kendi dışında farklı bir paradigmaya sahip bir güç olarak yükselen Avrupa’nın baskısıyla ortaya çıkan savrulmadır. İki farklı kuvvetin etkisiyle tam bir çöküş rezonansı ortaya çıkmıştır. İç çözülme ile dış baskı birbirini büyütmektedir. Burada mesele yalnızca askeri veya siyasi gerileme değildir. İç yapıda ortaya çıkan çözülme ile dış baskıların birbirini büyüttüğü bir rezonans oluşmuştur. Kurumsal zayıflama dış müdahaleyi artırırken dış baskılar da içerideki çözülmeyi hızlandırmıştır. Âkif’in şiirlerindeki sert ahlaki ton tam da bu rezonansın toplum üzerindeki yıkıcı etkisine yöneliktir. Osmanlı bu resonansa karşı sürekli onarım yaparak bir şekilde direnebilmiş ve dayanıklılığını artırarak bu çöküşü yüzyıllara yayabilmiştir. Akif ve Gökalp artık bu direnişin Osmanlı olarak sonlandığı, ancak yeni bir ulus devletin kurulduğu geçiş döneminin adamlarıdır.

Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri, Âkif’i yalnızca İstiklal Marşı şairi olarak değil, büyük bir medeniyet krizinin içinde konumlandırmasıdır. Erişirgil, Âkif’in düşünsel dünyasını dönemin kırılmalarıyla birlikte değerlendirmektedir: Osmanlı’nın çözülüşü, Batı karşısındaki gerileme, İslam dünyasının parçalanışı, modernleşme tartışmaları ve toplumsal çürüme. Bu açıdan kitap, bir şahıs biyografisinden çok yukarda değinilen rezonans sonucu ortaya çıkan bir zihniyet dönüşümünün romanı gibidir. Erişirgil’in en başarılı olduğu alanlardan biri, Âkif’in iç gerilimlerini gösterebilmesidir. Âkif hem gelenekçidir hem modern dünyanın sorunlarını derinden hisseder. Hem İslamcıdır hem de kuru sloganlara düşman olacak kadar gerçekçidir. Hem cemiyetçidir hem de ahlaki yalnızlık yaşayan bir karakterdir. Âkif portresinde İslamcılık daha çok bir medeniyet savunusu ve ahlaki toparlanma çağrısıdır. Âkif’in derdi salt siyasal iktidar değildir. Asıl mesele, çöken bir toplumun karakterini yeniden inşa etmektir. Bu nedenle Safahat’ta sürekli tembellik, ikiyüzlülük, cehalet, sahte dindarlık, çözülme ve ahlaki çürüme temaları öne çıkar. Âkif’in öfkesi modernleşmeden çok yukarıda değindiğimiz Osmanlının içyapısındaki kadim gelenekten sapmayadır.

Dolayısıyla kitapta, Âkif’in hayatı üzerinden Osmanlı-Türk modernleşmesinin dramatik yapısı kurulmaktadır. Âkif’in sürekli bir gerilim içinde yaşaması tesadüf değildir. O, hem İslam dünyasındaki çöküşü görür hem de Batı’nın teknik ve kurumsal üstünlüğünü inkâr edemez. Ancak Batı’nın epistemik ve teknik üstünlüğünü kabul etmekle onun ontolojik ve ahlaki temelini kabul etmek arasında ciddi bir gerilim yaşar. Tam da bu nedenle Âkif’in zihninde sürekli bir yarılma vardır: modernleşmek zorunludur ama Batılılaşmak yıkıcı olabilir. Gökalp için toplum daha çok yeniden organize edilebilir bir yapı iken, Âkif için toplum ahlaki karakterini kaybettiğinde teknik reformlar anlamını yitirmektedir.

Diğer taraftan, kitabın metodolojik olarak en önemli taraflarından birisi de Âkif’in şiirlerinin bu toplumsal gerilimler ve koşullar altında ne amaçla yazıldığına dair arkaplan ve bağlam bilgisinin aktarılmasıdır. Bu nedenle Safahat yalnızca edebî bir eser olarak değil, Âkif’in zihinsel dönüşümünün kaydı olarak da okunabilmektedir. Bu yaklaşım oldukça değerlidir çünkü Âkif’in şiiri doğrudan toplumsal ve siyasal gerçeklikle iç içe akmaktadır. Erişirgil, şiir ile hayat arasındaki bu bağı kitap boyunca oldukça güçlü bir şekilde kurmaktadır.

Süleymaniye Kürsüsünde, Fatih Kürsüsünde ve Asım birlikte okunduğunda, üç şiir aslında Mehmet Akif Ersoy’un medeniyet krizine verdiği cevabın üç farklı aşaması gibi görülebilir. Bunlar yalnızca uzun manzumeler değildir; Osmanlı’nın çözülüş döneminde ‘nasıl yeniden ayağa kalkılabilir?’ sorusuna verilmiş üç büyük düşünsel müdahaledir. Her biri farklı bir ruh hâlini, farklı bir tarihsel eşiği ve farklı bir çözüm arayışını temsil etmektedir.

Örneğin, Süleymaniye Kürsüsünde’nin en çarpıcı yönü, şiirin bir medeniyet teşhisi temelinde kurulmuş olmasıdır. Burada Âkif sadece ahlaki öğüt veren bir şair değildir; adeta bir sosyolog, siyasal düşünür ve medeniyet analisti gibi konuşur. Şiirin merkezindeki vaiz figürü aslında kolektif bir vicdan işlevi görür. Metin boyunca hissedilen temel duygu şudur: İslam dünyası çökmektedir ama asıl çöküş askeri değil, zihinsel ve ahlakidir. Sürekli çalışma, çabalama, üretme, dünyaya müdahale etme çağrısı vardır. Bu nedenle şiirde tevekkül eleştirisi çok serttir. Âkif’e göre Müslüman toplumların en büyük sorunlarından biri kaderciliği yanlış yorumlayarak iradeyi kaybetmeleridir. Bu yönüyle şiir, İslam dünyasına yönelik içeriden yapılmış oldukça ağır bir özeleştiridir.

Fatih Kürsüsünde ise ton değişir. Eğer Süleymaniye Kürsüsünde bir teşhis metniyse, Fatih Kürsüsünde daha çok bir ahlaki seferberlik çağrısıdır. Burada toplumsal çözülmenin gündelik hayattaki görünümü çok daha belirgin hâle gelir. Sokaklar, kahvehaneler, tembellik, umutsuzluk, sahte dindarlık, dağılmış aile yapıları, çalışma disiplininin kaybı… Âkif burada toplumun mikroskobik analizini yapar. Fatih Kürsüsünde’nin en çarpıcı yanı, şiirin olağanüstü gerçekçilik taşımasıdır. Türk şiirinde o döneme kadar pek rastlanmayan biçimde gündelik hayat bütün çıplaklığıyla şiirin içine girer. Âkif’in dili bu yüzden çok sadedir. Klasik yüksek şiir diliyle konuşmaz. İnsanların gerçek konuşmalarını, sokaktaki sesi, öfkeyi, hayal kırıklığını şiire taşır. Bu yönüyle modern Türk şiirinin gerçekçi damarının en güçlü öncülerinden biridir.

Ayrıca Fatih Kürsüsünde’de çok güçlü bir ahlaki öfke vardır. Fakat bu öfke dış düşmana değil, içerideki çözülmeye yöneliktir. Âkif’e göre toplum önce kendi iç çürümesini aşmadan ayağa kalkamaz. Bu nedenle şiir bir karakter inşası çağrısıdır. Tam da bu noktada Asım, bu üçlü içinde en dramatik ve en karmaşık metindir. Çünkü burada artık bir her derde çare olabilecek bir ‘ideal insan tipi’ kurma çabası vardır. Asım’ın en çarpıcı özelliği, Osmanlı-İslam dünyasının modernleşme krizine verilen sentez arayışını temsil etmesidir. Âkif burada Asım karakteri üzerinden yeni bir nesil tasavvur eder: ahlakını ve inancını koruyan ama aynı zamanda bilim, teknik, disiplin ve çalışma ahlakıyla donanmış bir gençlik. Meşhur ‘Asım’ın nesli’ fikri buradan doğar.

Kitapta Mehmet Akif Ersoy’un Mısır yılları, siyasal bir kırgınlığın ötesinde daha derinde bir medeniyet yenilgisi duygusu ile içe çekilme olarak hissedilmektedir. Çünkü Âkif’in Mısır’a gidişi fiziksel bir sürgünden çok, ontolojik bir geri çekiliştir. Bunu anlayabilmek için Âkif’in bütün zihinsel pozisyonuna bakmak gerekir. Âkif hiçbir zaman salt nostaljik bir gelenekçi değildi. O, Osmanlı’nın çöktüğünü, mevcut kurumların dağıldığını, İslam dünyasının askeri, teknik ve kurumsal olarak büyük bir gerileme yaşadığını çok net görüyordu. Hatta birçok çağdaşından daha gerçekçiydi. Bu nedenle Safahat boyunca sürekli çalışma, disiplin, bilim, teknik, irade ve toplumsal ahlak vurgusu yapar. Yani onun İslamcılığı durağan bir geçmiş özlemi değil, yeniden diriliş arayışıdır.

Fakat Cumhuriyet’in kuruluş süreciyle birlikte ortaya çıkan yeni kültürel atmosfer, Âkif’in tahayyül ettiği yenilenme modelinden farklı bir hatta ilerler. Yeni rejimin kurucu dili, gelenekle arasına mesafe koyarak yeni bir insan tipi üretmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla Cumhuriyet’in erken dönemindeki kültürel yönelim, onun gözünde yalnızca siyasal bir dönüşüm değil, medeniyetin taşıyıcı ruhuyla bağın kopuşu gibi görünmüş olmalıdır. Bu iç gerilimler, Âkif’in hayatının son döneminde daha derin bir tarihsel yalnızlık duygusuna dönüşecektir. Mısır’a çekiliş bu yüzden çok anlamlıdır. Âkif bu bağlamda zamansız kalmış bir figür gibidir. Ne çöken Osmanlı dünyasına tam aittir ne de kurulan yeni ulus-devlet paradigmasına. Mısır yılları bu arada kalmışlığın mekânsal karşılığı gibidir.

Dolayısıyla Mısır daha çok medeniyet krizinin uzaktan seyredildiği hüzünlü bir bekleme alanı hâline gelir. O, bütün İslam dünyasının tarihsel çözülüşünü yaşamaktadır. Bu nedenle Mısır yıllarında hissedilen şey sadece politik kırgınlık değil, büyük bir tarihsel yorgunluktur. Bu dönemde Kur’an meali çalışmasına yoğunlaşması da bu bağlamda çok anlamlıdır. Bu dönem, dış dünyayı dönüştürme iradesinden çok, hakikatin asli kaynağına çekilme eğilimi göstermektedir. Sanki toplumsal dönüşüm projelerine olan inanç zayıflamış, geriye daha içsel bir hesaplaşma kalmıştır.

Kısacası, Âkif’in hayatında büyük bir uyumsuzluk acısı vardır. Çünkü yaşadığı toplumun çözülüşünü teşhis eder ancak çözüm üretmeye çalışan siyasal ve entelektüel çevrelerle de tam anlamıyla birleşemez. İttihatçılarla arasındaki mesafe, Cumhuriyet elitleriyle yaşadığı gerilimler, Mısır’a çekilişi, bütün bunlar yalnızca siyasal olaylar değildir; daha çok ontolojik yabancılaşmanın belirtileridir. Gelenek artık eski kurucu gücünü kaybetmiştir; fakat yeni düzenin ruhu da Âkif’in ahlaki dünyasına yabancıdır. Dolayısıyla Âkif bir geçiş dönemi figürüdür. Tam da bu nedenle modern Türk düşünce tarihinde çok merkezi ama aynı zamanda çok yalnız bir yerde durur.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.