KEDİDİR O! KEDİİİİİ
Bahar, gelmekle gelmemek arasında nazlanadursun, doğa bildiğini okumaktan vazgeçmiyor.
Hava ısınmamakta dirense de çiçekler açıyor yine, kaplumbağalara uyanıp kış uykusundan, çıkıyor toprağın altından yeryüzüne. Sandalyeler çimler üzerine atılmaya başlandı bile, piknikçiler bile hazır vaziyette.
Tabi bu arada sitelerde, mahallelerde de kedi savaşları da tam gaz başladı. Sokak kedilerine mama bırakanlarla kedileri kokularından, dışkılarından hatta varlıklarından bile rahatsız olanlar arasında yüzyıllardır süren kavga, gerginlik baharla birlikte gündemdeki yerini aldı. İki taraf da birbirini tarih boyunca anlamadı, tartışmalar durmadı.
Kediler, burun izleri tıpkı insanların parmak izleri gibi eşsiz olan, %95,6 oranında kaplanlarla aynı genetiği paylaşan ve 200 derecelik görüş açısına sahip son derece gelişmiş avcılardır. Mırlama titreşimleriyle kendilerini iyileştirebilme özelliğine sahip kedilerin, bugünkü teknolojinin alt yapısını oluşturduklarını söylesem ne yapardınız?
Macak’tan bahsedeyim önce!
Nikola Tesla’nın Macak adında siyah bir kedisi varmış. Macak, güvercinleri çok sever, incilerden nefret edermiş. Günlerden bir gün, akşamın alacakaranlık vakti kedisinin sırtını okşarken ansızın kendisini hayretten konuşamaz hale getiren bir mucize görmüş. Macak’ın sırtı adeta bir ışık tabakasıymış ve okşarken elinde, evin her yerinden duyulabilecek kadar yüksek bir çıtır duyulmuş. Karşıdaki koltukta örgü ören annesi şaşkınlıktan kalakalmış ve ‘Kedi ile oynamayı bırak, yangın çıkarabilir’ demiş. O anda Tesla ise bugün hayatın temeli olan elektriği bulmuş olmanın şaşkınlıkla karışık zaferini yaşamaktaymış.
Bugün hayatımızdaki yeri neredeyse ekmek-su kadar önemli elektriğin bir kedi marifetiyle ortaya çıkışı, kedilere bakış açımı hayli etkiledi ama şimdiki mevzuyla gözümdeki yerleri, arşa yükseldi.
Coronavirus meselesinin bünyede yarattığı travmayı daha atlatamamışken müstakbel virüsümüz, gündeme bomba gibi düştü. Hantavirüs’ün sesi artık yakından gelmeye başlayınca duruma değinmek de farz oldu. Aslında Hantavirüs yeni ortaya çıkmış bir virüs değil! Uzun yıllardır bilinen, ana taşıyıcısı kemirgenler olan bir virüsmüş. Virüsün başrolünde de fareler var.
Hantavirüs özellikle enfekte kemirgenlerin idrarı, dışkısı ve salyasıyla bulaşıyor. Haliyle de fare yoğunluğunun arttığı bölgelerde risk artıyor. Dünyanın birçok yerinde özellikle büyük şehirlerde kemirgen popülasyonlarının kontrolden çıkması, son zamanlarda global bir sağlık problemi olarak karşımıza çıkıyor. Benim söylemek istediğim, çok da majör görülmeyen ama aslında işin kaynağı olan husus! O da doğanın boşluk kabul etmemesi! Yanı kısaca, kediler giderse farelerin geleceği!
Bir ekosistemin dengesi bozulursa o sistem sizin de dengenizi bozar. Bilindiği üzere binlerce yıldır farelerle mücadeledeki en doğal kontrol mekanizması, kedilerdi. Avrupa da son yıllarda görülen dev fareler artık kimseyi şaşırtmıyor. Paris’te, Londra’da, New York’ta insanlar kemirgen istilasını normal karşılıyor. Kediler uzaklaştı, meydan farelere kaldı.
Bizim cenahta ise kediler hep vardı. Aslında kediler, ülkelerin sessiz ama gerçek muhafızları!
Yüzyıllardır kedilerle yaşamayı bilen bir toplumuz biz ve bunun ne kadar önemli olduğunun pek de farkında değiliz! Birçok virüsün farelerden ve envai çeşit kemirgenden bulaştığı düşünüldüğünde
kedi nüfusumuz sayesinde çok da tehlikede değiliz. Hantavirüs! Senin yerin Avrupa! Kedilerin terk ettiği, farelerin yerleşik hayata geçtiği ülkeler, şehirler!
Neyse ki onca şeye rağmen kediler hala terk etmiyor bizim mahalleleri!
Çünkü onlar sadece vicdanın değil, ekolojik dengenin de zat- şahaneleri!
Ve son olarak bir şey diyeyim mi?
Çok nankör tanıdım, hiçbiri kedi değildi!
……………………..*……………………………
BAYAN ‘SUS’
Sen gel turizmcilikten mankenliğe giden yolda, en kutsal mesleklerden birinin yüzü ol!
Sen gel ülkenin dört bir yanında, duvarları süsle! Bir simge, sembol ol!
1947 yılında İstanbul’da doğdu!
Terzi bir anne ile subay emeklisi bir babanın kızı olan Dilek turizmciydi ama aynı zamanda mankenlik de yapıyordu. Hayatını değiştiren olay, 1976 yılının yaz ayında yaşandı. Reklam ajansından aranan Dilek, bir ilaç firmasının hastanelere bir pankartı yaptırmak istediğini ve fotoğraf çekimi için kendisini seçtiklerini öğrendi. Söz konusu fotoğrafta kullanılan kıyafet, Haseki Hastanesi’nin başhemşiresinden ödünç alındı ve yüzlerce çekim yapıldı. Fotoğraflar arasından herkesin hafızasına kazınan o poz, yıllardır duvarlarda asılı!
Evet, bugün ülkedeki hastanelerin, sağlık ocaklarının, dispanserlerin neredeyse tüm sağlık merkezlerinin duvarlarda asılı duran o fotoğraf, ‘sus’ işareti yapan hemşire fotoğrafı! Pozu veren de Dilek Tunca!
Yazmadan, çizmeden, söz söylemeden, tek bir işaretle sessizliği sağla! Takdir edilesi valla!
Zordur hemşirelerin işi, hem de çok zor! Sağlık sisteminin kalbidirler ve ne yazık ki kıymetlerini pek bilmezler. Hemşirelik, ilk mesleklerden biri ve tarihi de kadının şifa verici rolü ile başlamıştır. En eski dönemlerden beri hastalarla ilgilenen, bakımlarını yapanların kadınlar olduğu görülüyor. Yani hemşire denince akla kadınlar geliyor. Naif, sevecen ve hassas yapılarından dolayı da kadınlar, bu mesleğe çok yakışıyor. Kanunlar da bu fikirdeymiş demek ki 6283 sayılı Hemşirelik Kanunu’nun 3. Maddesi; "Türkiye'de hemşirelik sanatını bu kanun hükümleri dahilinde hemşire unvanını kazanmış Türk kadınlarından başka hiçbir kimse yapamaz" diyordu. Yani 1954 tarihli orijinal kanuna göre hemşirelik mesleğini sadece kadınlar icra edebiliyordu. 2007 yılına kadar böyle devam eden düzen, bir erkeğin bu konuya itiraz ederek yargıya taşımasıyla değişti. Danıştaydan yürütmeyi durdurma kararı alan er kişi hemşire olarak atandı. Mahkeme, eşitlik ilkesine aykırı bulduğu bu hükmü Anayasa Mahkemesine taşıdı ve böylece erkeklere de hemşire olma yolu açıldı. Yani bir gün hastanelerde "şşşt" diye sus işareti yapan, sakallı bıyıklı hemşire fotoğrafı görebiliriz, anlaşıldı!
Modern çağa geçiş, 3 olayla başladı malum. Bunlar, Endüstri Devrimi, Fransız Devrimi ve Kadın Hakları Hareketi! Kadınlar, ilk kez Endüstri Devrimi ile birlikte ekonomik gelir karşılığı bir başkası için çalışmaya başladı. Hemşire deyince ilk akla gelen isim olan Florence Nightingale de 1852-1856 yıllarında Kırım Savaşı’nda, modern hemşireliği başlatmış. Bu yüzden de Nightingale’in doğum günü olan 12 Mayıs, tüm dünyada Hemşireler günü olarak kutlanıyor.
Hemşirelik, dünyanın belki de en zor en mesuliyetli işini yapan meslek gruplarından biri!
Küçük bir dikkatsizlik, koca bir ameliyatı mahvedebilir. Bir anlık dalgınlık, hastayı ölüme götürebilir.
Beni en çok etkileyen kısım ise çoğu kez hayatın başlangıcına ve sonuna tanıklık etmeleridir. Hemşire, yeni doğmuş bir bebeğin gözlerini açan ve ölmekte olan bir insanın gözlerini nazikçe kapatan kişidir. Hayatın başlangıcına ve sonuna ilk ve son tanık olmak gerçekten de büyük bir nimettir. Buradan da anlaşılıyor ki; bir hayat kurtarırsanız kahramansınız, 100 hayat kurtarırsanız hemşiresinizdir!
Ve bazı meleklerin kanatları yoktur!
Kanatların yerinde, başlarındaki hemşire kepleridir
…………………..*………………………….
TARİHİN DİLE GELDİĞİ, SAFRAN KOKULU ŞEHİR
Çağıran bir şeyler var hep beni uzak şehirlerde…
Bana ait bir şeyler var o sert gülüşlerde…
Sen yine olduğun gibi kal benim için sakın değişme
Giderim bugün ha yarın hareket vakti gelince…
Sen yine olduğun gibi kal misafirim bu şehirde…
Bir el sallarsın yeter hareket vakti gelince…
Bu şarkı çalındığında kulağıma, kaldığımız otelin terasında, uçsuz bucaksız Mezopotamya’yı dinliyordum, gözlerim kapalı…
Çağıran bir şeyler vardı beni uzak şehirlerde ve bugüne dek gördüğüm en müthiş ‘ev sahibi’ misafir etti beni, şems-i şehrinde…
Mardin…
Kalker ve lavlarla bezeli, teninden başka giysisi olmayan, çıplak dağların en kuytusu!
Taşın, toprağın ve doğum yerini unutmuş suların anayurdu!
Alın teriyle karılmış kerpicin ve mavi bedenli bulutların anası!
Uçaktan inip şehre doğu yol almaya başladığımızda, bir başka hayata, zamana ve boyuta geçmeye başladığımızı hissetmeye başlamıştım bile. Sığırcık kuşlarının kortejinde, sessizliğin sesini dinleyip ağır ağır giderken az sonra karşımıza çıkacak olan görüntünün muazzamlığından haberdar değildik henüz.
Ve işte oradaydı; dağ yamacına setler halinde kurulmuş, altın rengi kerpiç evleri, terastan terasa atlayarak dağdan inilebilecek hissi veren yapıları, camileri, kiliseleri ve ‘kimse fark etmese de ben buradayım’ diyen Güneydoğu’nun mistik şehri Mardin!
Süryaniliğin, Hıristiyanlığın, Müslümanlığın kısaca dinlerin kavşak noktası!
Persleri, Emevileri, Romalıları, Bizanslılar ve Osmanlıları misafir etmiş medeniyet rotası ve ‘Dünya, insanların evidir’ diyen bir halkın yuvası!
‘Abbara’ denen daracık, taş sokaklarında yürüyerek çektik içimize Mardin’i ve fıstık ağaçlarının tarçınla karışmış kokusunu! Doyamadık gezmeye medeniyetin henüz şehrin ara sokaklarına girmediği, yerel el sanatları yapan ustaların köşe başlarını tuttuğu tarihi Mardin Çarşısını! Rengarenk yazmaları, el emeği göz nuru telkarileri, taze badem şekerlerini seyredip eskiden sinagog olduğu söylenen Marangozlar kahvesinde ‘sumak şerbeti’ içtik huşuyla! Ulu Cami’den gelen ezan sesine, az ötedeki Kırklar Kilisesinden gelen çan sesinin selam etmesini dinledik, gözlerimizden akan yaşlarla…
Ve akşam…
Bağdadi’nin avlusu! Biraz uzansam yıldızlara dokunabileceğim uçsuz bucaksız bir gökyüzü... Kadehlerde ev yapımı Süryani şarabı ve sıra gecesi…
Hemen ileride gözüken Suriye’nin ışıkları!
‘Sarı gelin’ türküsüyle hüzünlenmiş dalmışken uzaklara, başının üstünde içi dolu bir bardakla reyhani oynayan davulcuyla döndük şimdiki zamana…
Ertesi gün Dara Antik Kentine gitmek üzere yola çıktık. Öncesinde ise bir zamanlar güneşe tapanların tapınak olarak kullandığı, sonrasında Süryani Ortadoksluğunun merkezi olan Deyrulzafaran Manastırı’nın safranla yıkandığı söylenen duvarlarına dokunduk, içimizden dualar mırıldanarak…
Zaman, büyük şehirdeki zaman değil sanki! Şehrin kalabalığında, çılgın gibi oradan oraya koşarak bizi peşinden koşturan zaman, burada o kadar sakin ve huzurlu ki! Koşmuyor öyle çılgınca, kovalamıyoruz onu. Aksine, sakince duruyor yanımızda, hiç acelesi yok gibi!
Yüzyıllardır hoyrat Fırat’ın yanında, tüm nezaketiyle sessiz sakin akan Dicle Nehri’nin bir efsanesi varmış meğer; Allah, o zamanın peygamberlerinden Danyal Peygamber’e bir asa vererek Hazar gölünün güneyindeki bir mağaranın içindeki kayalıklardan doğan Dicle Nehri’nin yönünü, elindeki asayla toprağa dokunarak çizmek suretiyle belirlemesini emretmiş. Ancak, bu yön belirlenirken dul, yetim ve vakıf arazilerine dokunulmayacak, nehir bu arazilerin içinden geçmeyecekmiş. Danyal Peygamber, elindeki asasıyla gerçekten adil bir şekilde toprağa dokunup çizgiyle, denize döküldüğü Basra Körfezi’ne kadar Dicle’nin yönünü belirlemiştir. İşte dul, yetim ve vakıf arazilerine girmeyişinden dolayıdır ki, çoğu yerde zikzaklarla, derin mendereslerle sakince akar gider dingin sularıyla Dicle…
Mezopotamya’nın tutkusu böyle işledi işte yüreğime!
İğne oyalı, nakışlı, atlas kumaşlar gibi; renk renk, desen desen…
Binlerce yıllık yaşanmışlığın büyülü diyarında her adımda âşık oldum, tarihi sokaklarında saklamış, nazlı bir geline benzeyen Mardin’ e…
Eyyy gündüzü seyranlık, gecesi gerdanlık şehir!
Öyle içimdesin ki artık, hapsettim seni kalbime!
………………………….*……………………….
HAFTANIN EN’LERİ;
Haftanın Kararı; “Mutlak Butlan” oldu! Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin, 4-5 Kasım 2023’te yapılan CHP 38. Olağan Kurultayı hakkında ‘mutlak butlan’ gerekçesiyle iptal kararı vermesiyle Kemal Kılıçdaroğlu yeniden CHP Genel başkanlığı görevine getirildi! Parti içinde iç karışıklık devam ederken ülke yeni bir kavramla tanıştı! ‘Mutlak butlan’, bir hukuki işlemin en başından itibaren ağır bir geçersizlik nedeni taşıması sebebiyle kesin hükümsüz sayılması anlamına geliyor. Hukukçuların bildiği bu terimi, artık tüm ülkenin öğrendi!
Haftanın Kazananı; “Çorum FK” oldu! Trendyol 1. Lig play-off final maçında Esenler Erokspor'u 2-0 mağlup eden Çorum FK, Süper Lig'e yükseldi! Erzurumspor Futbol Kulübü ve Amed Sportif Faaliyetler’in ardından Süper Lig'e çıkan üçüncü takım olan Çorum FK, tarihinde ilk kez Süper Lig’de mücadele edecek! Anadolu takımlarının 1.lige çıkması beni hem mutlu ediyor hem de umutlandırıyor! Yolları açık, vurdukları gol olsun!
Haftanın Buluşu; Dediğime bakmayın, asrın buluşu bence! Massachusetts Institute of Technology (MIT)’de görev yapan dünyaca ünlü bilim insanı Prof. Dr. Canan Dağdeviren, meme kanserinin erken teşhisi için geliştirdiği "elektronik sütyen" teknolojisinde neredeyse son noktaya gelindiğini müjdeledi! Dağdeviren, yılda 12 milyon kadının hayatına dokunacak "elektronik sütyen" projesinde FDA onayı için yürütülen insan denemelerinde ilk 100 hastanın tamamlandığını, teknolojiyi laboratuvardan pazara taşımak için eylül ayında şirketleşme adımlarına başlayacağını açıkladı! Onca kaosun içinde güzel haberlere öyle hasretiz ki ilaç gibi geldi bu haber- hem sözlük hem de mecaz anlamıyla!
Haftanın Ödülü; Senenin bu zamanlardaki en büyük etkinliği olan Cannes Film Festivali’nde verildi! 79. Cannes Film Festivali'nde 'Altın Palmiye Ödülü'nü 'Fjord' filmiyle Romanyalı yönetmen, senarist ve yapımcı Cristian Mungiu kazandı! Romanyalı yönetmen, senarist ve yapımcı Mungiu, daha önce 2007 yılında '4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün' filmiyle de aynı ödülü kazanmıştı! Bir Oscar ödülü olmasa da son derece önemli bir ödül, tebrik ederiz! Darısı bizimkilerin başına!
Sende Yorum yap