s

Bir fotoğraf üç sanatçı

Rikkat Kunt,Cevat Dereli veOrhan Şaik Gökyay…Türk kültür hayatına iz bırakan bu üç ismin yaşam öyküleri, çalışma disiplinleri ve geride bıraktıkları miras


“Bu vatan toprağın kara bağrında

Sıradağlar gibi duranlarındır,

Bir tarih boyunca onun uğrunda

Kendini tarihe verenlerindir.”

Orhan Şaik Gökyay

Yıllar önce Beşir Ayvazoğlu’nun “1924: Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi” adlı kitabını okurken, herhangi bir yer ve zamanda çekilmiş tek bir karenin bile ne gizemli hikâyeler barındırdığını görmüştüm. Tek bir fotoğraf karesi üzerinde düşünülüp çalışıldığında, sözlerin sığamayacağı bir kitaba dönüşebileceğini anladım. O sıralar “Kostantiniyye’den İstanbul’a” adlı kitabım üzerinde çalışıyordum; önümde yüzlerce, hatta binlerce fotoğraf vardı. Her birinin ayrı bir hikâyesi olduğunu gördüm ve gücüm yettiğince onları anlamaya ve anlatmaya çalıştım.

Günlerden bir gün sevgili dostum İlhami Turan Hoca bana bir fotoğraf verdi. “Bak bakalım, bunları tanıyabilecek misin?” dedi. Bir sofranın köşesine oturmuş üç kişi… En solda Rikkat Kunt, en sağda Orhan Şaik Gökyay ve kollarıyla ikisini birden sarmalayan Cevat Dereli. Güneşli bir gün. Herkes yemiş, içmiş, sohbete dalmış. Tabaklar boşalmış; Rikkat Kunt’un önünde boş bir kahve fincanı duruyor. Fotoğrafı çeken kişi belli ki bir şeyler söylüyor; Rikkat Kunt da gülmekte. Cevat Dereli’nin yüzünde“Bu Hoca neye gülüyor?” der gibi bir ifade var. Orhan Şaik Gökyay ise sağ elini yanağına dayamış, poz veriyor. Yüzünde hafif bir hüzün seziliyor. Acaba neler düşünüyor?

Bir gün bu fotoğrafın hikâyesini yazmalıyım diye düşünmüştüm. Meğer gün bugünmüş. Bu karenin hangi tarihte ve nerede çekildiğine dair hiçbir bilgi bulamadım. Ancak asistanlığım sırasında tanıdığım bu insanların yaşamları hakkında pek çok bilgi vardı. Ben de bir dönem yakın çevrelerinde bulunma şansına sahip olduğum bu kişileri sizlerin de tanımasını istedim.

Genç bir asistan olarak zaman zaman böyle sofralarda bulundum. Bu sofralar aynı zamanda birer eğitim alanıydı. Hangi mevsimde ne yenir, nasıl yenir? Sofra adabı nedir, bu tür sofralarda nasıl konuşulur? İlk öğrendiğim şey, söz size verilmedikçe konuşmamaktı. Genç asistanlar bu sofralara dinlemek ve dinlemeyi öğrenmeleri için çağrılırlardı. Bazı arkadaşlarımızı bu sofralarda yalnızca bir kez görür, ikinci kez çağrıldıklarına tanık olmazdık. Sanırım sofra adabını daha çocukken evde büyüklerden öğrendiğim için, bir süre sonra bu sofraların müdavimi oldum.

Çoğunlukla Behçet Ünsal’la baş başa, bazen de Feridun Akozan ve Muhteşem Giray gibi okulun önde gelen hocalarıyla uzun sofra sohbetlerine katıldım. Bu sofralarda konuşulan her şey orada kalır, başka yere taşınmazdı. Yemeğin ve dost ortamın getirdiği rehavet, kimi zaman söylenmemesi gereken sözlerin ağızdan çıkmasına neden olur; bunların yayılması ise büyük kırgınlıklara yol açabilirdi. Bu yüzden konuşulanlar sofrada kalır, başka yere aktarılmazdı.

Bu yemeklerden sonra ben hiç hesap ödemedim. İlk kez hesap ödemeye kalkıştığımda, Behçet Hocam, “Sen şimdi değil, bizden sonra hesap ödersin,” demişti. Yirmi yılı aşkın süre boyunca yediğimiz bütün yemeklerin hesabını o ödedi. Feridun Akozan da bize hesap ödetmezdi. Sanırım o dönem hocaların gönlü daha genişti ya da imkânları vardı.

Bunca sözden sonra sizlere fotoğrafta yer alan bir dönemin bu büyük insanlarını tanıtmak isterim.

Rikkat Kunt

Fatma Rikkat Kunt Hoca, 27 Nisan 1903 tarihinde Beylerbeyi’nde dünyaya gelir. Babası, İmparatorluk döneminde vali, bakan ve ayan azası olarak görev yapan ve dört ciltlik “Büyük Türk Lügati” adlı eseriyle tanınan Hüseyin Kazım Kadri Bey; annesi ise Güzide Hanım’dır. Tevfik Fikret’in arzusu üzerine kendisine “Fatma Rikkat” adı verilir.

Babasının görevi nedeniyle bir dönem Serez’de, ardından Selanik ve Halep’te bulunur. İlk öğrenimini Fransız bir mürebbiyeden alır. Ailenin Beyrut’a yerleşmesinden sonra önce Fransız ardından Alman okuluna devam eder.

1918 yılında döndükleri İstanbul’da Ali Sami Boyar’dan resim, Mehmet Akif Ersoy’dan edebiyat dersleri alır. 1920 ile 1930 yılları arasında iki evlilik yapar. İkinci evliliğinin ardından Akademi’de eğitime başlar. İlk tezhip hocası İsmail Hakkı Altunbezer’dir. Daha sonra Feyzullah Dayıgil’in atölyesine geçer. Oldukça uzun süren eğitim sürecinin ardından1944 yılında mezun olur. 1948 yılında çini ve tezhip hocalığına başlar, 1968 yılında ise emekli olur.

Rikkat Kunt Hoca yaşamı boyunca hiç sergi açmamıştır. Vefatından sonraseksen parçalık eserini içeren bir sergi düzenlenir. Cumhuriyet döneminde ilk ve tek örnek olarak hazırlanan, nakkaşhane usulüyle “Fatih Divanı”ndaki tezhipler onun en önemli eserleri arasında kabul edilir. Hattat Halim Özyazıcı’nın yazdığı, Rikkat Kunt’un tezhiplediği büyük boy levhalar günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi koleksiyonunda yer almaktadır.

Cevat Dereli

1900 yılında Rize’de dünyaya gelen Cevat Dereli, Nazmi Ziya Güran’ın yönlendirmesiyle henüz on beş yaşındayken Sanayi-i Nefise Mektebi’ne kayıt olur. Önce Hikmet Onat, daha sonra İbrahim Çallı Atölyesi’nde öğrenimine devam eder ve 1924 yılında mezun olur. Aynı yıl devlet yarışmasını kazanarak Paris’e gider. 1924-1928 yılları arasında Julian Akademisi ile Paul-Albert Laurens Atölyesi’nde çalışmalarını sürdürür.1929 yılında Nazmi Ziya Güran Atölyesi’nde yardımcı olarak görev alır. 1937 yılında ise bu kez İbrahim Çallı Atölyesi’nde çalışmaya başlar. İbrahim Çallı’nın 1947 yılında emekli olmasını takiben atölye hocalığını devralır.

1933 yılında Zeki Faik İzer, Nurullah Berk, Elif Naci, Cemal Tollu, Abidin Dino ve Zühtü Müridoğlu tarafından kurulan “D Grubu”na katılır. Birinci ve İkinci Devlet Resim ve Heykel Sergisi’nde birincilik ödülü kazanır. Resimlerinde empresyonizmin etkileri görülen Cevat Dereli, “Boğaziçi” ve “Beylerbeyi Sırtlarından” adlı çalışmalarıyla tanınmaya başlar. Eserlerinde köy görünümleri ve köy yaşamı önemli bir yer tutar. Türk resim sanatının geleneksel çizgilerine dayanan özgün bir resim anlayışı ve üslubu oluşturmak için çaba göstermiştir. Hayata bakışınışu sözleriyle özetler: “Ben konuşmam, resim yaparım. Yapacağım tek açıklama budur.”

23 Temmuz 1989 tarihinde hayata veda eden Cevat Dereli gerek hocalığı gerekse çalışmalarıyla Türk resim sanatında özel bir yere sahiptir.

Orhan Şaik Gökyay

Orhan Şaik Gökyay’la 1972 yılında Topkapı Sarayı’nda tanıştım. O sırada yetmiş yaşındaydı; ben ise yirmi yedi. Uzun süre sohbet ettik. Anladığım kadarıyla hem bilgimi ölçüyor hem de gerçekten meraklı biri olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu. Sanırım bu sınavı başarıyla geçmiş olmalıyım ki kısa bir süre sonra bana zaman zaman “Arkadaşım” diye hitap etmeye başladı. Onun bu tevazu dolu iltifatına rağmen ne kadar sert mizaçlı bir insan olduğunu biliyordum. Onun bana “Arkadaşım” demesine karşın, ben onu her zaman bir hoca olarak gördüm ve görmeye devam ediyorum.

Orhan Şaik Gökyay, ilk öğrenimine Kastamonu’da başlar. Ailesinin ekonomik açıdan sıkıntıya düşmesi üzerine idadinin dokuzuncu sınıfından ayrılarak çalışmaya başlar. Bu sırada ilk şiirlerini “Açıksöz” gazetesinde yayımlar. 1922 yılında Ankara’ya gider ve Öğretmen Okulu’nun son sınıfına kayıt olur. Mezuniyetinin ardından Piraziz, Samsun ve Balıkesir’de öğretmenlik yapar. 1927 yılında Kastamonu İdadisi’nin son sınıfına yeniden kayıt olur ve 1928 yılında mezun olur. Aynı yıl İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi ile Yüksek Öğretmen Okulu’na kayıt olur ve her iki okulu da aynı dönemde tamamlar. Hocası Mehmet Fuat Köprülü’den etkilenir ve Almancasını ilerletmeye çalışır. 1930 yılında yeniden öğretmenliğe başlar; Kastamonu, Malatya, Edirne, Ankara, Eskişehir ve Bursa liselerinde edebiyat öğretmenliği yapar. Bursa’da bulunduğu sırada “Bu Vatan Kimin?” şiirini yazar. 1938 yılında “Dede Korkut Hikâyeleri”ni yayımlar. Ankara Musiki Muallim Mektebi’nin (Ankara Devlet Konservatuvarı) kuruluşunda görev alır ve müdürlüğünü üstlenir. 1944 yılında “Kabusname” adlı çalışması yayımlanır. 1947-1954 yılları arasında Londra Kültür Ataşeliği ve öğrenci müfettişliği görevlerinde bulunur. Yurda dönüşünün ardından İstanbul Eğitim Enstitüsü’nde hocalık yapar ve 1967 yılında emekliye ayrılır.

Orhan Şaik Gökyay Hoca, emekli olacak bir insan değildi. Emeklilik yıllarında daha fazla çalıştığına yakınında bulunarak tanık oldum. “Nasılsınız?” diye sorulduğunda, her zaman “Daima iyi” diye cevap verirdi. İlerlemiş yaşına rağmen son derece dinçti; en soğuk günlerde bile yalnızca ceketle dolaşır, dimdik dururdu. Çapa Eğitim Enstitüsü, Marmara Üniversitesi ve Mimar Sinan Üniversitesi’nde ders vermeyi sürdürdü. 1989 yılında İstanbul Üniversitesi kendisine fahri doktora unvanı verdi. 1991 yılında ise “Devlet Sanatçısı” unvanıyla ödüllendirildi. Son yıllarında “Evliya Çelebi Seyahatnâmesi”nin günümüz Türkçesiyle yayımlanması üzerine çalışıyordu. 2 Aralık 1994 tarihinde İstanbul’da hayata veda etti.

Birikimlerimizle yaşamaya devam edebilmek

Bir fotoğraf ve üç insan… Ülkemizin yaşadığı zor şartlar içinde büyümüş, eğitim görmüş ve kendi çabalarıyla Türk kültür hayatında öne çıkmış insanlar.

Sanırım içinde yaşadığımız günlerden şikâyet etmek yerine mutlu olmayı bilmemiz gerekiyor. Elbette her dönemin sıkıntılı günleri olacaktır; önemli olan, önce kişisel, ardından da toplumsal olarak bu sıkıntıları aşabilmek ve geleceğe seslenebilmektir. Bir gün hepimizin fiziksel yaşamı sona erecektir. Asıl önemli olan ise birikimlerimizle yaşamaya devam edebilmektir. Çoğu kişinin yalnızca adını duyduğu, ama yeterince tanımadığı bu üç değerli insanın kısa hikâyesi bunlar. Merak eden araştırır ve onların bıraktığı mirasın değerini fark eder.

Kurban Bayramı’nın son gününde yayımlanan bu yazının, geçmişten bugüne uzanan hatıraları, dostlukları ve emeği hatırlatmasını diliyorum.

Bayramların; sevdiklerimizle bir araya gelebildiğimiz, geçmişi hatırlayıp geleceğe umutla bakabildiğimiz günlere vesile olması dileğiyle, Kurban Bayramı’nızı kutlarım…

Categories: Bir fotoğraf üç sanatçı

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.