‘Taşköprülüzâde’de Bilgi, Bilim ve Varlık’ Üzerine
Son yıllarda Osmanlı düşünce tarihine ilişkin çalışmalarda dikkat çekici bir yönelim ortaya çıkmıştır. Uzun süre Osmanlı ilim hayatı büyük ölçüde bir aktarma, şerh ve haşiye geleneği olarak değerlendirilirken özgün teorik üretimin daha çok klasik İslam düşüncesinin ilk dönemlerinde gerçekleştiği varsayılmıştır. Buna göre Osmanlı âlimleri büyük ölçüde kendilerinden önce üretilen bilgiyi muhafaza eden, sistemleştiren ve aktaran isimler olarak görülmüştür. Ancak özellikle son dönemde yapılan çalışmalar bu yaklaşımın ciddi eksiklikler taşıdığını göstermektedir. Osmanlı düşünce dünyasının yeni kavramsal problemler üreten ve mevcut bilgi birikimini yeniden yorumlayan dinamik bir yapıya sahip olduğu giderek daha görünür hale gelmiştir. Taşköprülüzâde Ahmed Efendi de bu tahkik geleneğinin en önemli temsilcilerinden biridir.
İhsan Fazlıoğlu ve İbrahim Halil Üçer editörlüğünde hazırlanan Taşköprülüzâde’de Bilgi, Bilim ve Varlık kitabı, tam da bu noktada Osmanlı düşünce geleneğinde tahkikin boyutlarını anlamada çok önemli bir boşluğu doldurmaktadır (ilem yayınları, 2020). Çünkü yaşadığı 16. Yüzyılın Osmanlı ilim geleneğinde kilit taşı gibi kritik bir işleve sahip olan Taşköprülüzâde, Fazlıoğlu ve Üçer’in ifadesiyle, ‘yaşadığı çağın kusursuz bir temsilini verir’ (sh.vii). Kitap, Taşköprülüzâde’yi yalnızca Osmanlı ilimler tarihi bağlamında değil, bilgi teorisi, metafizik, bilim anlayışı ve varlık tasavvuru çerçevesinde değerlendirmektedir. Kitabın her bir bölümü bu bağlamda Taşköprülüzâde’nin farklı bir katkı boyutunu ele almaktadır.
Osmanlı düşünce tarihine dair çalışmaların önemli bir kısmında Taşköprülüzâde daha çok Şakāiku’n-Nu‘mâniyye'nin müellifi veya Miftâhu’s-Sa‘âde'de yaptığı ilimler tasnifi nedeniyle anılmıştır. Oysa bu yaklaşımın onun düşünsel ağırlığını tam olarak yansıtmadığı kitabın her bir bölümü okunduğunda daha berrak bir şekilde anlaşılmaktadır. Çünkü Taşköprülüzâde bilgi, varlık ve hakikat meseleleri üzerine sistematik şekilde düşünen bir mütefekkirdir. Osmanlı düşüncesinin XV. ve XVI. yüzyıllarda ulaştığı teorik birikim, onun eserlerinde yoğunlaşmış ve belirli bir senteze kavuşmuştur.
1495-1561 yılları arasında yaşayan Taşköprülüzâde, Osmanlı ilim dünyasının en güçlü olduğu dönemlerden birinde yetişmiştir. Fatih Sultan Mehmed sonrasında şekillenen yüksek medrese geleneği, Molla Fenârî, Hocazâde, Ali Kuşçu ve Davud el-Kayserî gibi isimlerle oluşan nazarî birikim, kitapta ayrıntılı bir şekilde görüldüğü gibi onun düşüncesinde yeni bir senteze dönüşmüştür. Taşköprülüzâde, bir yandan klasik dönemin yüksek teorik terkiplerini devralırken diğer yandan bu terkiplerin sınırlarını sorgulayan ve genişleten yeni bir düşünsel alanın kapısını aralamaktadır. Bu nedenle Taşköprülüzâde yalnızca bir dönemin âlimi değil, aynı zamanda Osmanlı düşüncesinin ulaştığı entelektüel seviyenin de bir göstergesidir.
Kitapta özellikle bilgi teorisi ve metafizik üzerine yoğunlaşan bölümler bu noktayı açık biçimde göstermektedir. Taşköprülüzâde'nin düşüncesinde bilgi yalnızca zihinsel bir faaliyet değildir. Bilginin imkânı, yöntemi ve sınırları doğrudan varlığın yapısıyla ilişkilidir. Bu nedenle onun ilimler tasnifi de sıradan bir katalog çalışması olarak değerlendirilemez. Çünkü ilimler tasnifi aynı zamanda varlık alanlarının tasnifidir. Hangi bilimin hangi varlık alanına tekabül ettiği ve konu edindiği, hangi yöntemi kullandığı ve hangi kesinlik derecesine ulaşabileceği soruları birlikte ele alınmaktadır. Böylece bilgi teorisi, bilim anlayışı ve ontoloji aynı bütünün parçaları haline gelmektedir.
Kitabın en güçlü taraflarından biri de Taşköprülüzâde'nin farklı düşünce gelenekleri arasındaki konumunu göstermesidir. Osmanlı düşünce tarihi çoğu zaman kelam, felsefe ve tasavvuf gibi alanlara ayrılarak incelenmektedir. Oysa Taşköprülüzâde bu alanların her birinde oldukça mahir bir isimdir. Taşköprülüzâde, aynı anda kelam, felsefe ve tasavvuf gelenekleriyle ilişki kurabilen bir düşünürdür (sh.370). Çünkü Taşköprülüzâde Fazlıoğlu ve Üçer’in vurguladığı gibi, ‘Farâbi, İbn Sina ve Fahreddin Râzi gibi klasik düşünürler yanında, Nasiruddin Tusi, Şemseddin Semerkandi, Necmeddin Kâtibi, Kutbuddin Râzi, Seyyid Şerif Cürcâni, Celaleddin Devvâni, Sadreddin Deşteki gibi filozoflar ve kelamcıların; Sadreddin Konevi, Davud Kayseri ve Molla Fenâri gibi ariflerin düşüncelerinden istifade etmeye çalışır’ (sh.ix). Bu farklı alanlarla temas, onun düşüncesinin yalnızca kelamî bir çerçevede okunamayacağını göstermektedir. Onun eserlerinde İbn Sina metafiziğinin, Fahreddin Râzî sonrası kelam geleneğinin ve İbn Arabî ekolünün izlerini aynı anda görmek mümkündür (sh.444, 451). Ancak burada dikkat çekici olan husus, bu farklı geleneklerin mekanik biçimde yan yana getirilmesi değildir. Asıl mesele, her bir yöntemin hakikate ulaşmadaki imkân ve sınırlarının sorgulanmasıdır.
Bu farklı alanlarla temas ve her bir alandaki yöntemleri sınırlarına kadar zorlamanın elbette maliyeti vardır. Bu nedenle kitaptaki bazı bölümler, onun farklı eserlerinde görülen teorik gerilimleri veya çelişkileri ortaya koymaktadır. Bir tarafta kelam geleneğinin hudûs merkezli yaklaşımı, diğer tarafta tasavvufun vahdet-i vücûd perspektifi bulunmaktadır (sh.299). Bir tarafta aklî araştırmanın sınırlarını belirleyen nazarî yaklaşım, diğer tarafta keşif ve müşahedeye dayanan tasavvufî yaklaşım bulunmaktadır. Özellikle onun bazı eserlerinde kelamî görüşleri, bazı eserlerinde ise vahdet-i vücûd yaklaşımını savunması, uzun süre araştırmacılar tarafından bir tutarsızlık olarak değerlendirilmiştir. Oysa kitapta yer alan analizler, bunun bir tutarsızlıktan ziyade yöntemlerin sınırlarına ilişkin bilinçli bir farkındalığın sonucu olduğuna işaret etmektedir. Dolayısıyla, söz konusu gerilimlerde temel meselesinin farklı düşünce geleneklerini uzlaştırmak değil, her yöntemin ulaşabileceği hakikatin sınırlarını göstermek olduğu anlaşılmaktadır. Böylece Taşköprülüzâde, dönemin temel eğilimi olan ‘yöntemsel bütünleşmeye’ (sh.vii) uygun olarak hakikate ulaşmanın farklı yollarını tartışan bir düşünür olarak da karşımıza çıkmaktadır. Bu süreç özellikle farklı yöntemlerin mukayesesini teşvik eden Fatih Sultan Mehmed’in muhâkemât projesiyle en parlak dönemini yaşar (Fazlıoğlu, sh.194) ve yöntemlerin bütünleştirilmesi Taşköprülüzâde’de son sınırlarına taşınır (Fazlıoğlu, sh.204).
Sende Yorum yap