Beyoğlu’nda müziğin ve ânın içinde

Kendimi bir Beyoğlu insanı olarak tanımlayabilirim. Yaşıtlarımın tekinsiz bulup gelmediği dönemlerde de okulum İstikal Caddesi’nin ortasında olduğu için evimde gibi gezerdim, popüler olduğu yıllarda zaten oradaydım, şimdi eskiden bilip gittiğimiz neredeyse hiçbir yer kalmadı ama benim için Beyoğlu hâlâ güzel Beyoğlu.
Buna rağmen önünden bin kere geçtiğim bazı binalar hakkında fikrim yokmuş. Zaten başımı kaldırıp bakmamışım ve mesela Atıf Yılmaz Sokak’ta Surp Asdvadzadzin Ermeni Katolik Kilisesi’nin varlığından haberdar değilmişim, 54. İKSV İstanbul Müzik Festivali’nin Müzik Rotası sayesinde öğrenmekle kalmadım, bir de içinde oturup huşu içinde müzik dinledim.
Müzik Rotası festivalin en anlamlı etkinliklerinden biri. Yaşamı, tarihi, sanatı birbirine bağlıyor. Her yıl başka bir semtteki tarihi binalarda, ibadethanelerde konserler dinliyor, iki durak arasındaki yolu da profesyonel rehber eşliğinde yürüyorsunuz. Geçen senelerde Büyükdere, Yeniköy, Balat, Kadıköy, Samatya, Galata gibi semtler müzikle harmanlanarak adımlandı. Bu yıl sıra Beyoğlu’ndaydı.
Öyle de zengin bir şehrimiz var ki bitmiyor keşfedilecek hazineleri. Buluşma noktamız Surp Asdvadzadzin’di. Kaybettiğimiz alışkanlıklarımız ve festivalin bu yılki teması olan ‘Ânın İçinde’nin ne anlama geldiği üzerine düşündüğüm bir günün başlangıç durağı. Yürürken etrafa bakma ya da yol sorma adetimiz tümden kayboldu, örneğin. Navigasyon konuşuyor, biz o nereye dön derse oraya dönüyoruz. Cumartesi günü haritalardan biri kiliseyi arayan bir kısım insanı Odakule’ye yollayarak konseri kaçırmalarına neden olmuş. Neyse ki ben sora sora buldum, sokaktaki çay ocağı navigasyondan güvenilir hâlâ.
1866 yılında ibadete açılan neo-klasik tarzda inşa edilmiş kilisenin duvarlarındaki tablolara baka baka flüt-arp ikilisi Julia Łopuszyńska ve Zofia Neugebauer’ı dinledik. Çekim yapmak yasaktı, biz de telefonsuz konser dilemeyi unutmuşuz. Oturup gözümüzü, kulağımızı ve de tabii aklımızı müziğe vermeyeli, ‘Ânın İçinde’ durmayalı çok olmuş. Birbirimize moda deyişle ‘anda kal’ demişiz ama muhtemelen kalamamışız. Sanırım hepimiz o anın içinde kaldık bu sefer.
İkinci durağımız Bizans dönemine dayanan geçmişiyle Üç Horan Ermeni Kilisesi oldu. Aradaki yolu rehber, yazar Selçuk Eracun’un anlattıklarını dinleyerek yürüdük. Renkli anekdotlarla süslü, ilgiyi ayakta tutan bir anlatımı var Eracun’un. Zıt dünya görüşleri ve kalem kavgalarıyla ünlü Nâzım Hikmet ile Necip Fazıl Kısakürek’in bir ortak noktasının Ağa Camii olduğunu öğrendik örneğin. Nazım’ın camiyi İngiliz bayraklarıyla örtülü görünce üzülerek yazdığı Ağa Camii adlı bir şiiri varmış, Necip Fazıl’ın ise hayatının yönü bu camide değişmiş. Üstelik yanında Abidin Dino da varken.
Üç Horan’da bizi muhteşem Lusavoriç Korosu bekliyordu. Ne zaman kuş tüyü gibi hafif adımlarla gelip seyirciyi dört bir yandan kuşatarak bir büyünün içine dahil ettiler anlayamadım. Hagop Mamigonyan yönetiminde şahane bir koro, Yolcu Tiyatro’nun “Gomidas” oyununda da sahneye çıkmışlardı. Piyanoda Serj Mısır vardı, Gomidas Vartabed’in bestelerinin de yer aldığı müthiş bir program sundular, nefesimizi tutup dinledik. Bu sefer telefonlarımızı da kattık işin içine, paylaşmadan olmazdı.
Ve son durağımıza doğru yürüyüşe geçtik yine. İstiklal Caddesi’nin tarihi hanlarını, bina süslemelerini, heykellerini konuşa konuşa Galata Serdar-ı Ekrem Caddesi’ne vardık. Neo-Gotik mimarisiyle Kırım Anglikan Kilisesi bahçesi ayrı güzel kendisi ayrı çarpıcı bir mekân. Burada Viyana merkezli Turumtay Zarić Duo (Efe Turumtay – keman, Nicola Zarić – akordeon) kendi bestelerinin ve Tomáš Liška’nın eserlerini seslendirdikleri neşeli, enerjk bir programla kapattı rotayı. Notalar tarihi kilisenin duvarlarında uçuştu, kediler aramızda dolaştı, biz bir grup insan bu şehrin uğraşılsa da yok edilemeyen güzelliğini ve telefonlarımızdan çok hafızamızda yer edecek bir ‘ânı’ paylaştık.
Categories: Beyoğlu’nda müziğin ve ânın içinde
Sende Yorum yap