Yetmez ama, evet…
Yetmez, hiç yetmez. Neden? Çünkü şurada dört ay önce, İsrail’in peşine takılıp, İran’da rejimi değiştirmek üzere savaş ilan eden ülkenin, bütün medyamıza adeta sevinç çığlıkları attıran, ama ne kadarını tutacağı, tutabileceği belli olmayan lideri ile karşı karşıyayız.
Evet, Trump’ın ağzından, “İttifakın ikinci en güçlü savunma yapısına sahip ülkesi” ifadelerini duymak, elbette hepimizde hoş bir övünç ve memnuniyet duygusu uyandırıyor. Ama CAATSA (Amerika’nın Düşmanlarına Karşı Yaptırımlar Yasası) ABD’nin Rusya, İran ve Kuzey Kore ile savunma veya enerji alanlarında ilişki kuran kişi ve ülkelere karşı yaptırımlar içeren federal yasasıdır. İran, Kuzey Kore ve Rusya’ya ve onlarla “iş birliği yapan” ülkelerle ABD hükûmetinin ve özel şirketlerin alışverişini yasaklar; hükûmet yetkililerinin malına-mülküne el konulmasını öngörür. ABD bize Patriot savunma sistemleri satmayınca, Rusya’dan S400 hava savunma sistemleri aldık diye, yapımcı ortaklarından birisi olduğumuz Lockheed Martin F-35 süpersonik saldırı uçakları projesinden bu yasa ile çıkartıldık. Parasını ödediğimiz altıadet F-35A teslim edilmedi; Arizona’da bir üste tutuluyor. Ayrıca, CAATSA kapsamında, Savunma Sanayii Başkanlığı ile Hava Savunma ve Uzay Daire Başkanlığına ve yöneticilerine, Amerikan ekipman ve teknolojisi ile imal edilen silah ve diğer teçhizatları satmamız yasaklandı; uluslararası kuruluşların kredilerinden faydalanmamız engellenip ilgili kişilere ABD’ye giriş yasağı getirildi.
Bu beş(veya altı) uçağın Türkiye’ye gönderilmesi ile iş bitmiyor; Kongre’nin Türkiye’yi bu yasadan muaf tutması gerekiyor. Trump’ın kasımdaki ara seçimlere kadar Kongre’deki Cumhuriyetçi çoğunluğa sözü geçer; ne var ki, Trump ve Cumhuriyetçilerin İsrail sevdası ara seçimleri kaybetmeleri ihtimalini çok güçlendirdi. Demokratların çoğunlukta olacağı Kongre, CAATSA muafiyeti vaadini reddedebilir.
Yetmez dediğim hususlardan biri bu. Diğeri Trump gerçekten Avrupa için Avrupalıların ağırlıkta olacağı yeni bir savunma stratejisi düşünüyorsa ve yeni konsept çerçevesinde Türkiye’nin ağırlığı artacaksa, bunun sürdürülebilir bir modele oturtulması şarttır. Bu model, Avrupa’nın seçilmemiş başkanı Ursula von der Leyen, neyi hangi saikle yaptıkları asla belli olmayan AB komisyonları, İsrail’in bir lafıyla bütün politikası değişen Almanya ve diğer ülkelerin keyfine bırakılamaz.
Ankara Zirvesi’nin sonuç bildirgesi ne kadar şatafatlı cümlelerle, ne kadar parlak gelecek vadetse de, Türkiye’nin bırakın ABD’nin yerine yeni savunma stratejisinde başlıca lojistik sağlayan ülke olmasını, kendi güvenliğini, tam bağımsız bir konumda sağlayan ülke olabilmesi bu bildirileri aşan ittifaklar gerektirir. “NATO ittifakı yetmiyor mu?” diye sorabilirsiniz. Bu ittifak, Türkiye’nin savunma, enerji, maliye gibi hayati konularda, örneğin bir Almanya, bir Fransa, bir İtalya kadar, tercihlerini tam bir muhtariyet içinde yapabilen konumunda olmasını sağlıyor mu?
Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “Çok iyi dostuz, harika bir lidersiniz” dediği saatlerde, “Türkiye ABD için dost devlet değil; F-35 satışı Orta Doğu’daki güç dengesini bozabilir” diyen soykırımı suçlusu bir Netanyahu’nun bulunduğunu unutmayalım.
MİT Başkanı Dr. İbrahim Kalın, “Hiçbir ülke dünyadaki tüm kapasitelere sahip olamaz, bu yüzden, tamamlayıcılık bir ittifakın önemli unsurudur,” derken belirsizlik, kutuplaşma, parçalanma gibi değişimleri eşzamanlı yaşadığımızı, güvenliğin artık sadece askeri bir kavram olmaktan çıktığını kastediyordu. NATO, bu yeni gerçeğe uyum sağlayabilecek mi?
NATO büyük bir sınava girdi. “Vazgeçilmez müttefik Türkiye” söylemi, mesela FETÖ denen örgüte ev sahipliği ile ne kadar bağdaşacak? Nükleer enerji ile yepyeni bir yola giren Türkiye’nin bu yolda ne kadar ilerlemesi sağlanabilecek. Ukrayna Savaşı’nı birinci yılında sora erdirebilecekken yolu kesilen Türkiye’ye bildirilerin ötesinde ne kadar oyun sahası tanınacak?
Tam bir “Evet” ancak bu yeterliklerin sağlanmasına bağlı.
Sende Yorum yap