s

Taşın altındaki gerçek: Yaren Dededen bize kalan ders

Kütahya'nın Aizanoi Antik Kenti'nde bir sütunun etrafı kazıldı ve yüzlerce yıllık bir inanç bir anda yerle bir oldu. Halkın "Yaren Dede" diye bildiği, önünde horoz kesilen, çocuk sahibi olmak için dilek tutulan o kutsal mekân, bir mezar bile çıkmadı. Sıradan bir mermer sütun çıktı. Bu haber, taşın kendisinden çok daha büyük bir gerçeği gözler önüne serdi: İnsan, anlam bulamadığı yere anlam yerleştirmeyi hiç bırakmadı.Kütahya'nın Aizanoi Antik Kenti'nde bir sütunun etrafı kazıldı ve yüzlerce yıllık bir inanç bir anda yerle bir oldu. Halkın "Yaren Dede" diye bildiği, önünde horoz kesilen, çocuk sahibi olmak için dilek tutulan o kutsal mekân, bir mezar bile çıkmadı. Sıradan bir mermer sütun çıktı. Bu haber, taşın kendisinden çok daha büyük bir gerçeği gözler önüne serdi: İnsan, anlam bulamadığı yere anlam yerleştirmeyi hiç bırakmadı.

Bir efsanenin doğuşu

Hikâye klasik bir Anadolu anlatısıydı: Cuma namazına gitmeyen ama aslında namazını Kâbe'de kılan dindar bir semerci, imamın şüphesi yüzünden zorla camiye getirtildi ve secdede can verdi. Kulaktan kulağa yayılan bu anlatı, sıradan bir taşı kutsal bir mekâna dönüştürdü. Kuşaklar boyunca insanlar oraya gelip adaklar adadı, dilekler diledi. Kimse gidip de "peki bu gerçekten bir mezar mı" diye sormadı çünkü inanç zaten kendi gerçekliğini kurdu.
Bu, tek örnek olmadı. Aynı üniversitenin arkeoloji bölümünden Prof. Dr. Gökhan Coşkun'un hatırlattığı gibi, Marmaris'te köylülerin türbe diye ziyaret ettiği bir yapının aslında MÖ 3. yüzyıldan kalma bir boksörün mezarı olduğu daha önce de ortaya çıkmıştı. Göbeklitepe'nin üzerinde bile, kazılardan önce insanların dilek dilediği kutsal bir ağaç vardı. Toprağın altında insanlık tarihinin en eski tapınağı yatarken, üstünde bambaşka bir inanç biçimi filizlendi.
Neden hâlâ bunu yapıyoruz?

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nden Prof. Dr. Muharrem Kaya'nın anlattıkları, meseleyi çok daha derin bir yere taşıdı: Bu, sadece bir yanlış anlaşılma değil, binlerce yıllık bir kültürel refleksti. Eski Türk inanışlarında ata ruhlarının, güçlü ölülerin toplumlarını korumaya devam ettiğine dair köklü bir inanç vardı. İslamiyet bu coğrafyaya girdikten sonra bile bu inanç yok olmadı, yeni bir kılığa büründü: Ermiş, evliya, yatır kültü olarak varlığını sürdürdü.
İlginç olan şu ki, resmî din bu tür ziyaretleri çoğu zaman onaylamadı. Kaya'nın verdiği örnek çarpıcıydı: 16. yüzyılda yaşamış İmam Birgivi, mezar ziyaretlerini neredeyse şirk olarak yorumladı. Bugün onun kendi mezarı, ev, araba, çocuk dileklerinin adandığı bir ziyaret yerine dönüştü. Tarih, kendi ironisini kendisi yazdı.

Belki de mesele taş değildi

Bu noktada asıl çarpıcı olan, Kaya'nın "içsel tamir mekanizması" dediği şeydi. Ona göre insanlar bu türbelere gidip dua ettiklerinde, aslında bir tür telkin yoluyla kendi bedenlerini iyileşmeye ikna ettiler. Bilimsel bir çerçeveden bakıldığında bu, plasebo etkisine yakın bir açıklamaydı: İnanç, beyne "iyileşeceksin" mesajı gönderdi, beden de buna göre tepki verdi. Hasta bir yakınımıza "moralini bozma" dememizin altında da aynı içgüdü yattı.
Yani sorulması gereken soru "bu bir mezar mı değil mi" değildi. Asıl soru şuydu: İnsanlar neden bir taşa, bir ağaca, bir mekâna ihtiyaç duydu ki dertlerini oraya emanet edebilsin?

Arkeolojinin sabrı

Aizanoi'de gün yüzüne çıkan sadece bir sütun ve bir efsanenin çöküşü olmadı. Kentin daha yüzde 20'si kazılabildi. Kybele'ye ait kutsal bir alan, Roma dönemine ait bir baraj, henüz tam anlaşılamamış bir höyük hâlâ toprağın altında bekledi. Üstelik kentin büyük bölümü özel mülkiyette olduğu için kazı çalışmaları da doğal olarak sınırlı kaldı.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son Dakika

>
>
>
>

Tüm Haberler

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.