Frank Gehry’nin 7 tonluk tasarımı satıldı

Bir resepsiyon bankosunun dünya haberlerine konu olacağını söyleseler herhalde kimse inanmazdı.
Ama bazı isimlerin dokundukları her şey sıradan olmaktan çıkıyor. Frank Gehry de onlardan biri.
Geçtiğimiz hafta Chicago’da düzenlenen bir müzayedede, yıllarca Inland Steel Building’in girişinde ziyaretçileri karşılayan dev cam resepsiyon bankosu “Icehenge”, tam 243 bin 200 dolara satıldı.
Üstelik satış fiyatı, beklenen rakamın on katından fazlaydı.
Elbette konu bir masa ya da bir resepsiyon bankosu değildi, tasarımın arkasındaki isimdi.
Aslında Gehry’nin kariyerine bakınca buna şaşırmamak gerekiyor. Çünkü o, yalnızca binalar tasarlayan bir mimar olmadı hiçbir zaman. Şehirlerin hikâyesini değiştiren, hatta ekonomisini dönüştüren mimarlardan biri oldu.
Bugün Bilbao denildiğinde akla ilk gelen şey hala Guggenheim Müzesi. Bundan otuz yıl önce kimsenin kültür turizmi rotasına koymadığı o Bask şehri, Gehry’nin titanyum kaplı müzesi sayesinde dünyanın en çok konuşulan mimarlık destinasyonlarından birine dönüştü.
Bugün “Bilbao Etkisi” diye mimarlık ve şehircilik literatürüne giren kavramın arkasında da tam olarak bu dönüşüm var.
Sonra Los Angeles’taki Walt Disney Concert Hall geldi.
Ardından Paris’te Fondation Louis Vuitton.Her biri, içine girmeseniz bile önünde uzun süre vakit geçirmek isteyeceğiniz yapılar.
Hatta, Fondation Louis Vuitton’u ilk gördüğümde sergilerden önce binanın kendisini gezmek istemiştim.
Cam yelkenleri andıran o dev kütle, ışığa göre sürekli değişen cephesi, içeride her adımda başka bir perspektif sunan mekanlarıyla başlı başına bir sanat eseri gibi.
İçeride dünyanın önemli sanat koleksiyonlarından biri var ama bir süre sonra gözünüz ister istemez tekrar binaya kayıyor.
İşin insanı düşündüren tarafı ise şu, aslında İstanbul da bu hikâyenin bir parçası olabilirdi.
Bugün pek az kişinin hatırladığı bir proje var.
Suna ve İnan Kıraç, Tepebaşı’ndaki eski TRT binasının bulunduğu alanda bir müze yapmak için Frank Gehry ile çalışmıştı.
Gehry İstanbul’a geldi, projeler hazırlandı, görüşmeler yapıldı.
O yıllarda bu proje gerçekleşebilseydi belki bugün İstanbul’un siluetinde dünyanın konuştuğu bir Gehry yapısı olacaktı.
Ama olmadı, gerekli izin süreçleri aşılamadı, proje rafa kaldırıldı.
İlginç olan şu ki, aynı dönemde Gehry Paris’te Fondation Louis Vuitton üzerinde çalışıyordu.
İstanbul’da gerçekleşmeyen hayal, Paris’te gerçeğe dönüştü. Aradan geçen yıllar, iki şehrin farklı hikâyelerini yazdı.
Biri bugün dünyanın en çok ziyaret edilen çağdaş sanat müzelerinden birine sahip.
Diğeri ise kaçan bir fırsat olarak kaldı.
Üstelik bu, İstanbul’un dünya çapındaki mimarlarla yaşadığı ilk kaçırılmış fırsat da değildi.
Zaha Hadid’in projeleri de benzer şekilde hayata geçirilemedi.
Buna karşılık bugün Abu Dabi, yine Frank Gehry’nin imzasını taşıyan Guggenheim Abu Dhabi’nin açılışını bekliyor.
Kültür yatırımları artık sadece müze yapmak anlamına gelmiyor, şehirlerin uluslararası algısını şekillendiren en güçlü araçlardan biri hâline geliyor. İşte tam da bu yüzden Icehenge’in satışına sadece bir müzayede haberi olarak bakmamak gerekiyor. Yedi tonluk cam bloklardan oluşan bir resepsiyon bankosunun rekor kırması, bir tasarım anlayışını, bir dönemin ruhunu ve mimarlık tarihinin önemli bir parçasını satın almak anlamına geliyor.
İnsan ister istemez düşünüyor.
Eğer o proje yıllar önce Tepebaşı’nda yükselebilseydi, bugün İstanbul’u ziyaret edenlerin rotasında bir de Frank Gehry imzasını taşıyan bir müze olacaktı.
Çünkü bazı mimarlar bina yapmaktan çok daha fazlasını yapıyor. Yaşadıkları şehirlerin hafızasına yeni bir sayfa ekliyorlar.
Frank Gehry de o isimlerin başında gelmesiyle hatırlanıyor.
Sende Yorum yap