s

Tarlabaşı’nın yeniden dönüşümü

Tarlabaşı, İstanbul’un en kozmopolit mahallelerinden biriydi.

Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Levantenler, Süryaniler, Müslüman aileler bir arada yaşardı.

Aynı sokakta farklı diller konuşulur, farklı bayramlar kutlanırdı.

Bugün çok kültürlülük üzerine uzun cümleler kuruyoruz ama Tarlabaşı bunu yıllarca doğal hayatın bir parçası olarak yaşamıştı.

Tarlabaşı’nı belki de en iyi bilen isimlerden biri olan Prof. Dr. Mehmet Alper’den dinleme fırsatım oldu geçen hafta.

‘Tarlabaşı: Kentsel Koruma ve Yenileme Alanı’ kitabını da yazan mimarın, bir yapıyı değil bir mahalleyi yeniden yaratması elbette çok başka bir süreç.

Anlattıkları yalnızca cephelerden, taşıyıcı sistemlerden ya da restorasyon tekniklerinden ibaret değil.

Bir mahallenin nasıl oluştuğunu, neden bu kadar değerli olduğunu ve aslında neden korunması gerektiğini dinledik kendisinden.

Tarlabaşı’nın oluşumuna büyük katkıları olan mimarlar Demetro Stefano Georgiades, Markos G. Langas, Konstantinos Klonaridis, Harialos Vladika, A.F. Dimitrakopoulos’un etkileyici hikâyeleriyle birlikte.

1936 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün davetiyle Türkiye’ye gelen ve daha sonra Lütfi Kırdar döneminde İstanbul’un imar planlarını hazırlayan ve 1951’e kadar kentin gelişimine yön veren Fransız mimar ve şehir plancı Henry Prost’un 1930’larda Tarlabaşı Bulvarı’nı ilk planlama önerilerinden günümüze kadar yaşanan yıkımların, Bedrettin Dalan döneminde bulvarın açılışı, sonrasında güçlendirme projelerini ve en son gerçekleşen dönüşümü de anlattı Prof. Dr. Mehmet Alper.

Daha sonra GAP İnşaat Yönetim Kurulu Üyesi Orhan Gündüz ve gastronomi danışmanı Tolga Atalay eşliğinde Taksim360 projesini ve Tarlabaşı sokaklarını dolaştık.

Yürürken gözünüz sürekli ayrıntılara takılıyor.

Georgiades’in, Langas’ın, Klonaridis’in, Vladika’nın tasarladığı apartmanların birkaç adım ötesinde St. Pantaleon Kilisesi, ardından Süryani Meryem Ana Kilisesi var.

1830 tarihli Mhitaryan Okulu ve restorasyon sırasında ortaya çıkarılan eski sarnıç da dikkat çekiyor.

Aslında bütün bu yapılar bize tek bir şey anlatıyor,

İstanbul hiçbir zaman tek renkli bir şehir olmadı.

Beyoğlu’nu sadece kültür-sanat ve eğlence hayatıyla ya da İstiklal Caddesi’yle tanımlamak doğru değil.

Asıl hikâye, arka sokaklarda saklı.

Restorasyon sırasında 278 yapı tek tek belgelenmiş.Bazı cepheler çelik taşıyıcı sistemlerle askıya alınmış, yapılar milim milim korunarak yeniden ayağa kaldırılmış.

Bu zamanda bu sabır değerli.

Rölöve, restitüsyon ve restorasyon projeleri ile restorasyon uygulamalarının yönetimi 2007 yılında oluşturulan danışma kurulu ve tasarım grubunun çalışmalarıyla başlatılmış, daha sonra 2014’te bazı üyelerin tasarım grubundan çekilmesi üzerine, mimar Prof. Dr. Mehmet Alper yönetiminde proje hazırlığı ve uygulamaları bugüne kadar gelmiş.

Restorasyon, yeni bina yapmak değil, eskiyi taklit etmek de değil elbette.

Geçmişe saygı duyarak geleceğe alan açabilmek aslında.

Tarlabaşı şimdi yeniden dönüşüyor.

Yeni oteller açılıyor, gastronomi mekanları geliyor, artizana değer veren yeni alanlar oluşuyor.

Banu Yentür’ün Neolonca markası da Tarlabaşı’nın demirbaşlarından olmaya hazırlanıyor.

Elbette mahallenin asıl değerini, korunabilmiş kimliği belirleyecek.

Eğer bir sokakta yürürken hala İstanbul’un çok kültürlü tarihini hissedebiliyorsanız, bir apartmanın cephesine bakınca onu yapan mimarın izini okuyabiliyorsanız, mahallenin kilisesi, okulu, sarnıcı ve apartmanı aynı hikâyenin parçaları olarak yaşamaya devam ediyorsa, işte bu umut veriyor.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.