Üniversite kimin için?

Geçen hafta bu köşede “Nasıl bir üniversite seçmeli?” diye sormuştum. Bu hafta sınav sonuçlarında Türkiye’nin eğitim hikâyesi hakkında çok şey söyleyen bir ayrıntıya değineceğim.
Benim de mezun olduğum Maçka Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi öğrencisi İlker Uyanıker, TYT Türkiye birincileri arasına girdi. Bu başarı, benim gibi pek çok meslek lisesi mezununu gururlandırdı.
Çünkü seçkin çevrelerde meslek liselerine yıllarca nasıl tepeden bakıldığına tanık oldum. Bu okullar, meslek kazandıran kurumlar yerine, “puanı daha iyi okullara yetmeyen” çoğu dar gelirli ailelerden gelen çocukların gittiği yerler gibi algılandı. Meslek liseli olmak, daha yolun başında yapıştırılmış küçümseyici bir etiketti.
İstanbul’un en seçkin semtlerinden birinde yer alan okulumuzun öğrencilerinin çoğu mütevazı mahallelerden gelirdi.
Bir gün, İtalyan sefareti olarak inşa edilmiş görkemli binanın bahçesinde bayrak töreni için toplanmıştık. Başmüdür muavinimiz, yerel bir gazetenin geçmişte okulumuzdan “kapıcı çocukları okulu” diye söz ettiğini anlatmıştı.
Bize, bu semtte “davranışlarımıza dikkat etmemiz” gerektiğini söylemişti.
Sanki bizler ne o binaya ne de semte yakışıyorduk.
O sözü hiç unutmadım.
Bir gence her zaman açıkça “Sen başaramazsın” denmez.
Bazen okuduğu okul küçümsenir, ailesinin yaptığı iş hor görülür, geldiği mahalle hatırlatılır. Sonunda çocuk ne denmek istendiğini anlar: “Haddini bil!”
Önü Kesilen Liseliler
Ardından 28 Şubat dönemi geldi. Bu kez had bildirme resmî bir karaktere büründü. İmam hatip liselerinin üniversiteye geçişini sınırlamak amacıyla icat edilen katsayı sistemi bütün meslek liselerini vurdu.
Gençler aynı sınava giriyor ama okudukları lise yüzünden yarışa geriden başlıyordu. Teknik bir hesaplama gibi sunulan şey, o dönemin devlet anlayışının bazı çocuklara “Sizin hayaliniz buraya kadar” demesiydi.
Biz bu uygulamadan önce mezun olduğumuz için şanslıydık. Lisede gazetecilik okuyan 13 kişilik sınıfımızdan pek çoğu, üniversitede farklı alanlara yöneldi. Aramızdan bürokrasiye, diplomasiye, medyaya ve akademiye girenler çıktı.
Demek ki kapasitemiz de, çalışma azmimiz de vardı. Önümüz kesilmediğinde, bize alan açıldığında yolumuzu bulabiliyorduk. Bunu kendi sınıfımdan biliyorum.
Peki o yıllarda kaç gencin yolu daha baştan kapandı? Kaçı puanının değeri düşürüldüğü için başka bir hayata savruldu? Kaç genç, yapabileceklerini gösteremeden elendi?
Bunu bilemeyeceğiz. Yazılmamış kitapların, yapılmamış buluşların istatistiği tutulmuyor.
“Biz”i çoğaltmak için
Bir ülkenin kalkınma gücü, toplumundaki potansiyelin ne kadarını harekete geçirebildiğiyle yakından ilgilidir.
İnsanların hangi aileden, inançtan, kökenden veya çevreden geldiklerine takılmadan kapasitelerine alan açabilen toplumlar daha hızlı ilerler.
Tarihimizde bunun farklı örnekleri var. Osmanlı, kendi çağının şartlarında yönetici kadrolarını belli ailelerin tekeline bırakmadı. Devşirme yoluyla Enderun’da yetişen Hristiyan kökenli çocuklar sadrazamlığa kadar çıkabildi.
Cumhuriyet de parasız yatılı okullar, öğretmen okulları, Köy Enstitüleri, burslar ve Anadolu liseleriyle ülkenin uzak köşelerindeki çocuklara yeni yollar açtı. Eğitimden büyük ölçüde dışlanan kız çocukları da bu sayede toplumun geleceğine dahil oldu.
Dönemler ve araçlar farklıydı. Ortak fikir şuydu: Memleketin kapasitesi birkaç aileden, birkaç okuldan ve birkaç semtten ibaret olamaz.
Geleceğe güvenle bakan, müreffeh bir Türkiye istiyorsak, gençlere aileleri, kökenleri ya da okudukları okul ne olursa olsun kapasitelerini geliştirebilecekleri ve emeklerinin karşılığını alabilecekleri imkânlar sunmalıyız.
Hatta “biz” dediğimiz çevreyi bu topraklarda doğanlarla sınırlamamalıyız. Burada üretmek, buraya değer katmak ve ortak bir gelecek kurmak isteyen öğrencileri, sporcuları, bilim insanlarını ve girişimcileri de kazanmalıyız.
Çünkü bir ülkenin gücü nüfusunun büyüklüğüyle değil, insanların bilgisini, emeğini ve potansiyelini ortak bir geleceğe ne ölçüde katabildiğiyle anlaşılır.
“Biz”i büyüttükçe Türkiye’nin imkânları da büyür.
Categories: Üniversite kimin için?
Sende Yorum yap