s

Suyun hafızası

İstanbul’un binlerce yıllık su hafızası; isale hatlarından bentlere, sarnıçlardan çeşmelere uzanan eşsiz bir mühendislik ve kültür mirasıdır. Bu mirası öğrenmek, şehrin geçmişini anlamaktır...

İstanbul, kuruluşundan beri su sıkıntısı çeken, su ihtiyacını karşılamak için hemen her dönemde büyük yatırımlar yapılan bir şehirdir. Bu nedenle İstanbul, yeryüzünde hiçbir şehirde bulunmayan bir su yapıları zenginliğine sahiptir. Uzun yıllar boyunca bu şehirde yaşayan insanlar içme ve kullanma suyu sıkıntısı çekmiyorlardı. Hâlbuki yaklaşık kırk yıl önce, ben de dâhil, binlerce insan evlerine bidonlarla su taşıyor, banyo küvetlerini suyla dolduruyor ve günlerce su sıkıntısı çekiyordu. Günümüzde kırk yaşının altındaki insanlar bu sıkıntılı günleri hatırlamaz; Yalova’dan tankerlerle şehre su getirildiğini de bilmezler.

İSKİ, İFSAK’la iş birliği yaparak İstanbul’un suyla ilgili yapılarını ve kültürel mirasını, uzun süreli bir çalışma sonucunda büyük bir fotoğraf albümünde toplar. Kırk sekiz fotoğrafçı, abidevi bent, kemer ve çeşmeler ile su terazilerinin günümüzdeki durumunu belgeler. 17 Haziran 2021 günü başlayan çalışmalar, 20 Eylül 2023 tarihinde yapılan değerlendirme toplantısıyla sona erer ve 2024 yılı şubat ayında büyük bir albüm hâlinde yayımlanır.

İstanbul’un ilk yerleşimi ve su kaynakları

İstanbul, yani günümüz Fatih ilçesi içindeki ilk yerleşimin tarihi, 8 bin 500 yıl öncesine dayanmaktadır. Bir dönem iskân için gerekli olan tatlı su kaynağına yakın, Lygos (Bayrampaşa) Deresi’nin ağzına kurulan bu yerleşmenin geçmişi Erken Neolitik Dönem’e uzanmaktadır. Bugün biliyoruz ki Megaralı kolonistler İstanbul’a geldiklerinde, günümüz Sarayburnu çevresinde muhtemelen Traklar tarafından kurulmuş bir yerleşme bulunuyordu.

Dionysios Byzantios, Sarayburnu çevresinden şu sözlerle bahseder: “Bosporos Burnu’nun biraz yukarısında Athena Ekbasia Sunağı vardır. Koloni kurucuları tam burada karaya çıkmış ve tıpkı vatanları için çarpışanlar gibi savaşmışlardır.”

Boş bir alana çıkan insanlar niçin savaşırlar ki? Artık Megaralı kolonistlerin bu şehri kurduğu savsatasını unutmak gerekir. Bu konuda çalışmamız gerekiyor. Hikâyeler ve efsanelerle oluşturulan geçmişi tekrar etmeyi değil, gerçekleri öğrenmemiz gerekiyor.

İlk isale hatlarının inşası

Ulaşabildiğimiz kalıntılar ve bilgiler, önceleri küçük pınarlar ve kuyularla karşılanan su ihtiyacının, giderek nüfusu artan şehir için yetersiz kaldığını göstermektedir. Bu nedenle İmparator Hadrianus döneminde (117-138) ilk isale hattı inşa edilir. Halkalı bölgesinden getirilen suyun, o dönemde Sarayburnu çevresinde oluşan kentin su ihtiyacını, her Roma şehrinde olduğu gibi büyük oranda karşıladığı anlaşılmaktadır.

Şehrin Roma İmparatorluğu’nun başkenti olarak ilan edilmesi ve mevcut surların genişletilmesi çalışmaları, büyük bir nüfus artışı yaşandığını göstermektedir. İmparator Konstantin (324-337), yeni başkenti oluştururken elbette onun su ihtiyacını da karşılamak gerektiğini düşünür. Bu nedenle Istranca Dağları’nın yamaçlarından şehre su getirme çalışmalarına başlanır. Yer yer kalıntılarına rastladığımız 242 kilometre uzunluğundaki bu isale hattının, Romalılar tarafından inşa edilen en uzun su hattı olduğu kabul edilmektedir.

Şehrin su depolama sistemi

Belgrad Ormanı ve çevresinde bulunan pınar ve derelerin sularını Beyazıt Meydanı’na kadar ulaştırmak amacıyla yapılan tesislerdir. Mazul Kemer, Karakemer, Turunçluk Kemeri ve görkemli Valens (Bozdoğan) Kemeri ile oluşturulan bu hat üzerindeki yapılar, günümüzde de büyük ölçüde varlıklarını korumaktadır. Daha sonraki dönemlerde yapılan Yerebatan, Nakilbent, Binbirdirek ve Şerefiye gibi kapalı sarnıçlar ile Mokios, Aetius, Aspar ve Fil Damı gibi açık sarnıçlar, bu su yollarıyla beslenen yapılardır.

Türklerde akan suyun önemi

İstanbul’un fethinin ardından o güne kadar kuyular ve sarnıçlarla karşılanan su ihtiyacı yetersiz kalır. Çünkü bizim kültürümüz durgun suyla barışık değildir; bizim için akan su esastır. Bu düşüncemizin en güzel örneği Eski Saray’ın yapımıdır. Eski Saray, Bozdoğan Kemeri vasıtasıyla getirilen akarsuyun yakınına inşa edilir. Daha sonra Halkalı civarındaki kaynaklardan şehre getirilen akarsu, günümüz Topkapı Sarayı’nın bulunduğu bölgeye ulaştırılır ve Yeni Saray inşa edilir.

Halkalı Su Yolu ve gelişimi

Erken dönemlerden günümüze ulaşan altı su hattının beşi İstanbul’a, biri ise Üsküdar’a su ulaştırmaktadır. Bunların ilki olan Halkalı Su Yolu’nun geçmişinin İmparator Hadrianus dönemine kadar uzandığını bilmekteyiz. Daha sonraki dönemlerde İmparator Konstantin ve İmparator Valens tarafından genişletilen bu su yolu, Fatih Sultan Mehmed döneminde (1451-1481) yenilenir. Beylik ve Turunçluk su yolları gibi birbirinden farklı on altı su yolundan oluşan bu sistemin en büyük ilavesi / katması Süleymaniye Su Yolu’dur.

Kırkçeşme Su Yolu ve Mimar Sinan

Kanûnî Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) Halkalı Su Yolu yeni ilavelerle zenginleştirilse de şehrin su ihtiyacını karşılamakta yetersiz kalmıştır. Bu nedenle Mimar Sinan, 1554 yılında bazı eski kemerlerden de yararlanmak suretiyle Kırkçeşme Su Yolu’nu inşa eder. Uzun Kemer, Eğri Kemer, Güzelce Kemer ve Mağlova Kemeri gibi büyük mühendislik yapılarını içeren bu su yolunun yapımı sırasında yaşanan bir olay ilgi çekicidir. 1563 yılında meydana gelen büyük bir sel, yapımı devam eden kemerlere büyük zarar verir. Tamirat için yeniçerilerin yanı sıra leventler de onarım için görevlendirilir.

Bir gün devam eden inşaatı denetlemek üzere gelen Kanûnî Sultan Süleyman, yeniçerilerin çalışkan olmalarına karşılık leventlerin yeteri kadar çalışmadıklarını gözlemler. “Bular kuruda hiç işe yaramaz; zemin üzre bular hizmet kılamaz” der ve inşaatın sorumluluğunu Yeniçeri Ağası’na havale eder.

Bentler, maksemler ve su terazileri

Halkalı Suları için inşa edilmiş bir bent bulunmamaktadır. Buna karşılık Kırkçeşme Suları için yapılmış çok sayıda irili ufaklı bent bulunmaktadır. Büyük Bent (1554-1563), Kömürcü Bendi (1620), Topuzlu Bendi (1750), Ayvad Bendi (1765), Valide Bendi (1796), Kirazlı Bendi (1818) ve Sultan II. Mahmud Bendi (1839), çeşitli dönemlerde bu sisteme dâhil edilen su yapılarıdır. Bu sistemin bir diğer yapı grubunu maksemler ve su terazileri oluşturmaktadır. Zaman zaman şehrin çeşitli noktalarında karşımıza çıkan ve çoğu kişinin “Bu nedir?” diye merak ettiği su terazilerini bir başka yazımda anlatmak isterim.

İstanbul’un kaybolan çeşmeleri

Muhtemelen yeryüzünde İstanbul kadar çeşme zengini bir başka şehir yoktur. Erken dönemlerde “Nymphaeum” adıyla bilinen anıtsal çeşmeler, özellikle Roma mimarisinin önemli yapı türlerinden biridir. İstanbul’da adını ve yerini bildiğimiz bazı nymphaeumların, yani anıtsal çeşmelerin varlığını biliyorsak da bunların hiçbiri günümüze ulaşmamıştır. Son dönemlerde yapılan kazılar sırasında Bukoleon Sarayı içinde yaklaşık 1.600 yıllık bir Roma dönemi çeşmesi bulunmuş ve koruma altına alınmıştır. Fetih sonrası döneme ait bilinen en eski çeşme ise günümüzde mevcut olmayan Hasköy Çeşmesi’dir. Ne yazık ki Fatih Sultan Mehmed ve onu takip eden iki padişah döneminde yapılmış olduğunu bildiğimiz başka bir çeşme günümüze ulaşmamıştır.

Duvar yüzüne monte edilmiş tek cepheli çeşmelerin yanı sıra kaba taştan inşa edilmiş, aynaları mermer olan ve çoğu tarihsiz çok sayıda çeşme de zaman içinde işlevsiz kaldıkları için yıkılmıştır.

İstanbul’un anıtsal meydan çeşmeleri

İçinde yaşadığımız şehirde, ikisi Sultan III. Ahmed döneminden (1703-1730), biri ise Sultan I. Mahmud döneminden (1730-1754) kalan üç meydan çeşmesi görkemli varlıklarını sürdürmektedir. Topkapı Sarayı girişindeki Sultan III. Ahmed Çeşmesi ile annesi Gülnûş Emetullah Valide Sultan adına Üsküdar İskele Meydanı’nda yaptırdığı anıtsal çeşmenin, İstanbul’un su yapıları arasında özel bir önemi vardır.

Sultan III. Ahmed Çeşmesi’nin kitabesinde yer alan bir beyti, geçmişi günümüze taşıması bakımından her zaman hatırlarım.“Tarihi Sultan Ahmed’in câri zeban-ı lüleden,Aç besmeleyle iç suyu Han Ahmed’e eyle dua”

İstanbul’un zarif sebil ve çeşmeleri

Arnavutköy Beyhan Sultan, Bereketzade ve Saliha Sultan çeşmeleri de şehrimizi renklendiren anıtsal su yapılarıdır. Bütün bu çeşmeler içinde benim en sevdiğim yapı ise Kabataş Emin Ağa Sebili ve Çeşmesi’dir. Yol genişletme çalışmaları nedeniyle orijinal yerinden taşınan bu yapı, taşınma sırasında, bence en önemli özelliği olan yük hayvanlarının su içmesi için yapılmış yalaklarını kaybetmiştir.

Bu yazımı “İstanbul’un su kültürünü koruyabildiğimiz ölçüde, bu kadim şehrin hafızasını da yaşatmış olacağız...” sözüyle bitirmek istiyorum. Malik oldukları değerlerle evrensel ölçekte beğeni kazanan ülkeler, her şeyden önce nelere sahip olduklarının farkında oldukları için değerli görülmektedirler.

Özhan Özde (Ed.), Suyun Hafızası: İstanbul Tarihi Su Yolları, İstanbul, 2024.

Categories: Suyun hafızası

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.