s

Şeker toplumu

Son yıllarda çevremde şeker tüketimine dikkat edenlerin arttığını görüyorum. Tatlıyı azaltan, şekerli içeceklerden uzak duran, markette ürünü eline alıp etiketini okuyan daha çok insan var. Ben de dahil.

Bu iyi haber.

Kötü haber ise şu: Biz şekeri azaltmaya çalışırken, şekeri ille de bize yedirmeye çalışanlar da boş durmuyor. Giderek daha görünmezhâle getiriyorlar.

Artık onu yalnızca baklavada, pastada, çikolatada aramak yetmiyor. Soslarda, kahvaltılıklarda, hatta üzerinde “fit” ya da“doğal” yazdığı için içimizi rahatlatan bazı ürünlerde de karşımıza çıkıyor.

Tatlıya olan zaafımızı gıda endüstrisi çok iyi biliyor. Şekeri kılıktan kılığa sokup günlük beslenmemizin içine dahil ediyor. Şekerin belki de en büyük başarısı da bu: Artık çoğu zaman şekere pek benzemiyor.

Doğalsa masum mu?

Üstelik mesele yalnızca ürünlere sonradan eklenen şekerle de bitmiyor.

Dünya Sağlık Örgütü; bal, şurup, meyve suyu ve meyve suyu konsantrelerindeki şekerleri de “sınırlandırılması gereken şekerler” arasında sayıyor.

Buradan “bal da zararlı, meyve de yemeyelim” sonucu çıkmasın. Bütün meyveyi yemekle suyunu içmek aynı şey değil.

Ama “doğal” kelimesini görünce sağlık hanesine otomatik artı koyma alışkanlığımızı biraz sorgulayabiliriz. Ambalajdaki yeşil yaprak metabolizmamız için sağlık sertifikası değil.

Daha önce bu köşede “Ne olacak bu göbeğimiz?” diye sormuştum. Göbek, şeker meselesinin en görünür taraflarından biri. Üstelik onu çoğu zaman önce sağlık sorunu olarak değil, estetik bir dert olarak fark ediyoruz. Yaz yaklaşınca bel çevresi daha çok dikkatimizi çekiyor.

Oysa sağlık açısından tablo aynada gördüğümüzden çok daha geniş.

Bu tür şekerlerin fazla tüketimi; sağlıksız kilo artışı, obezite ve diş çürükleriyle yakından ilişkili. Özellikle şekerli içeceklerin yoğun tüketimi tip 2 diyabet riskinin artmasıyla da ilişkilendiriliyor.

İnsanı mı, ürünü müdeğiştirelim?

Göbeklerimizle ilgili yazdığım yazıda, Birleşik Krallık’ın şekerli içeceklere uyguladığı vergiden söz etmiştim. Sonuçlara yeniden baktığımda karşıma ilginç bir tablo çıktı.

Bu içeceklerin litre olarak satışı azalmadı,tam tersine arttı. Ama üreticiler ürünlerdeki şekeri azalttığı için, satılan içeceklerle birlikte piyasaya çıkan toplam şeker miktarıyüzde 34 düştü.

Kimse topluca “irade abidesi”ne dönüşmedi. Ürünlerin formülü değişti.

Asıl ders de burada galiba.

Toplum sağlığını korumak için, milyonlarca insana tek tek “Kendine dikkat et” demekten daha etkili olan, onların önüne konan ürünü değiştirmek.

Bu, bireyin sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Ama bütün yükü de onun omzuna bırakmıyor.

“Şeker toplumu” derken kastettiğimbiraz da bu.

Tatlıya düşkün bir toplumdan değil, şekerin gıda sisteminin içine yayıldığı, ne kadar şekerle karşılaşacağımızın daha markete gitmeden üretim kararlarıyla şekillenmeye başladığı bir toplumdan söz ediyorum.

Şekerin faturası kime çıkıyor?

Tam da bu yüzden, Türkiye’de bu hafta birçok ilde çok sayıda şirkete yönelik başlatılan şeker soruşturmasını önemsiyorum.

Nişasta bazlı şeker üretiminde, kota ve iç piyasa satış sınırlamalarının ihlal edildiği, bazı ürünlerin farklı isimlerle faturalandırıldığı iddiaları araştırılıyor.

Kimin ne ölçüde sorumlu olduğuna elbette yargı karar verecek.

Ama bu soruşturmayı mümkün kılan denetimler önemli.

Ürün doğru kayda geçiriliyor mu? Üretici kurallara uyuyor mu? Tüketici ne satın aldığını biliyor mu?

Bunlar yalnızca ticaretin değil, toplum sağlığının da soruları.

Çünkü şeker tüketimini azaltan iyi tasarlanmış politikalar yalnızca insanları daha sağlıklı kılmıyor. Uzun vadede obezite, diyabet ve diş hastalıklarının sağlık sistemi üzerindeki yükünü de azaltıyor.

Daha az hastalık, daha az tedavi ve ilaç harcaması, daha az işgücü kaybı demek.

Yani mesele yalnızca soframızdaki şeker değil. O şekerin topluma çıkardığı fatura.

İyi gıda politikası; daha sağlıklı bireyler kadar, daha düşük sağlık faturası da demek.

Categories: Şeker toplumu

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.