Bir Siyasi Partiden Daha Fazlası: AK Partinin 25 Yıllık Hikâyesi-III
Önceki iki yazımızda ortaya koyduğumuz tablo, Türkiye’nin son çeyrek asırda hem siyasal hem toplumsal bakımdan çok büyük bir dönüşüm yaşadığını göstermektedir. Vesayet düzeninin sınırları gerilerken demokratik siyasetin toplumsal tabanı genişlemiş; bununla eş zamanlı olarak eğitimden sağlığa, ulaştırmadan yükseköğretime kadar büyük bir erişim devrimi gerçekleşmiştir. Milyonlarca insanın ekonomik, sosyal ve kültürel olarak merkeze taşınması, yalnızca kamu hizmetlerine erişimi değil, toplumun hayat biçimini de değiştirmiştir.
Buraya kadar ortaya koyduğumuz tablo, Türkiye’nin son çeyrek asırda hem siyasal hem toplumsal bakımdan çok büyük bir dönüşüm yaşadığını göstermektedir. Vesayet düzeninin sınırları gerilerken demokratik siyasetin toplumsal tabanı genişlemiş; bununla eş zamanlı olarak eğitimden sağlığa, ulaştırmadan yükseköğretime kadar büyük bir erişim devrimi gerçekleşmiştir. Milyonlarca insanın ekonomik, sosyal ve kültürel olarak merkeze taşınması, yalnızca kamu hizmetlerine erişimi değil, toplumun hayat biçimini de değiştirmiştir.
Ancak bugün tam da bu büyük başarının ürettiği yeni bir evreyle karşı karşıyayız. Bunlardan birincisi nispeten daha görünürdür: Erişim artık tek başına yeterli değildir. Çünkü insanlar yalnızca bir hizmete ulaşıp ulaşamadıklarına bakmıyor, ulaştıkları hizmetin niteliğini diğer insanların aldıkları hizmetlerle karşılaştırıyorlar. Üniversiteye girmek önemli olmaya devam ediyor ama artık asıl sorun üniversitenin nasıl bir eğitim verdiği ve mezuniyet sonrasında nasıl bir hayat sunduğudur. Hastaneye ulaşabilmek önemlidir fakat vatandaş artık aldığı sağlık hizmetinin niteliğini sorgulamaktadır. Yolun yapılmış olması değerlidir ama gündelik hayatın kalitesi, konut, gelir, iş imkânları ve gelecek güvencesi giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Daha önce işaret ettiğimiz gibi Türkiye artık 2002’nin erişim sorunlarından büyük ölçüde farklı sorunlarla karşı karşıyadır. Eğitim ve sağlıkta kalite, hayat pahalılığı, konut, gençlerin gelecek beklentileri ve hızla düşen doğurganlık yeni dönemin temel meseleleri hâline gelmektedir.
Burada üzerinde özellikle durulması gereken önemli bir husus vardır. Türkiye bugün yalnızca geçmişten devraldığı ve henüz çözemediği sorunlarla karşı karşıya değildir. Bazı yeni sorunlar, geçmiş dönemin başarılarının ve toplumsal dönüşümünün doğal olarak ortaya çıkardığı yeni beklentilerden doğmaktadır. Üniversiteye erişimin kitleselleşmesi üniversitelerin niteliği meselesini daha görünür hâle getirmiştir. Sağlık hizmetlerinin yaygınlaşması hizmet kalitesi ve sürdürülebilirlik beklentisini yükseltmiştir. Eğitim düzeyinin yükselmesi gençlerin meslek, gelir ve gelecek beklentilerini değiştirmiştir. Şehirleşme ve ekonomik hareketlilik konut ve yaşam maliyeti sorunlarını daha merkezi hâle getirmiştir. Dolayısıyla bugünün bazı meseleleri dünün başarısızlıklarının devamı değildir, tam tersine dünün başarılarının bizi taşıdığı yeni aşamanın sorunlarıdır. Bu ayrım, yeni dönemin politikalarını doğru kurabilmek açısından son derece önemlidir.
Bu değişimin siyasi açıdan belki de en önemli sonucu yeni kuşakların geçmişle kurduğu ilişkinin farklılaşmasıdır. 2002’de AK Parti’ye yönelen geniş toplumsal kesimler 1990’ların ekonomik ve siyasi krizlerini, başörtüsü yasaklarını, katsayı uygulamasını, askerî ve bürokratik vesayeti ve kamu hizmetlerine erişimde yaşanan büyük güçlükleri doğrudan tecrübe etmişlerdi. Bugünün gençleri ise büyük ölçüde başka bir Türkiye’de doğup büyüdüler. Dolayısıyla, üniversitelerin her ilde bulunmasını, sağlık hizmetlerine erişimi, bölünmüş yolları, havalimanlarını, dijital kamu hizmetlerini veya savunma sanayiindeki gelişmeleri geçmişle karşılaştırarak değerlendirmiyorlar. Çünkü bunların önemli bir bölümü onlar için kazanılmış birer başarıdan ziyade hayatın olağan standardıdır.
Bu durum aslında son 25 yılın başarısının doğal bir sonucudur fakat aynı zamanda yeni bir siyasi iletişim ve politika ihtiyacını da ortaya çıkarmaktadır. Yeni kuşaklara yalnızca nereden gelindiğini anlatmak artık yeterli değildir. Onların temel sorusu “25 yıl önce Türkiye nasıldı?” sorusundan ziyade “Önümüzdeki 25 yılda nasıl bir Türkiye’de yaşayacağım?” sorusudur. Nitelikli eğitim, iyi bir iş, erişilebilir konut, gelir güvencesi, özgürlük alanı, liyakat, dünyayla rekabet edebilme ve kendi emeğiyle daha iyi bir hayat kurabilme imkânı yeni kuşakların siyasetle kurduğu ilişkinin temel belirleyicileri hâline gelmektedir. Dolayısıyla geçmişin başarılarını korumanın yolu, onları sürekli tekrar etmekten değil, bu başarıların üzerine yeni kuşakların beklentilerine cevap verecek yeni bir gelecek tasavvuru inşa etmekten geçmektedir.
Diğer taraftan, ikinci mesele ise kalkınmanın ve modernleşmenin toplumsal ve kültürel maliyeti ile ilişkilidir. Çünkü çevreden merkeze doğru gerçekleşen büyük hareketlilik yalnızca insanların imkânlarını artırmadı; onların yaşadıkları toplumsal çevreyi, ilişki biçimlerini, beklentilerini, tüketim alışkanlıklarını, aile yapılarını ve değer dünyalarını da değiştirdi. Daha önce küçük şehirlerde, kasabalarda ve köylerde yaşayan; ekonomik imkânları sınırlı olsa da aile, akrabalık, mahalle ve geleneksel toplumsal ilişkilerin koruyucu çerçevesi içerisinde hayatını sürdüren geniş kitleler, çok kısa bir tarihsel zaman diliminde modern hayatın bütün imkânlarıyla ve aynı zamanda bütün riskleriyle karşı karşıya kaldılar.
Geleneksel toplum elbette ideal bir dünya değildi. Dolayısıyla geçmişteki hayat biçimini bugüne alternatif olarak sunmak mümkün değildir. Ancak geleneksel toplumların bireyi kuşatan ve davranışlarını düzenleyen güçlü toplumsal ağlara sahip olduğu da inkâr edilemez. Aile, akrabalık, mahalle, dinî ve ahlaki normlar, yüz yüze ilişkiler ve güçlü toplumsal denetim mekanizmaları bireyin hareket alanını sınırlandırırken aynı zamanda onu bazı risklere karşı koruyordu. Modernleşmeyle birlikte bireyin özgürlük ve hareket alanı genişledi, ancak onu çevreleyen bu koruyucu yapıların bir bölümü de zayıfladı.
Tam da burada kalkınmanın önemli bir paradoksuyla karşılaşıyoruz. İnsanların kamusal alana katılımını artırmak aynı zamanda onları daha geniş bir imkânlar dünyasına taşımaktır, ancak imkânlar dünyasının genişlemesi riskler dünyasının da genişlemesi anlamına gelmektedir. Üniversiteye erişen genç yalnızca bilgiye ulaşmaz, yeni hayat tarzlarıyla da karşılaşır. Şehre taşınan aile yalnızca daha iyi sağlık ve eğitim hizmetlerine yaklaşmaz; tüketim kültürünün içine de girer. İnternete bağlanan insan yalnızca dünyanın bilgi birikimine ulaşmaz; kumara, uyuşturucu ağlarına, dezenformasyona ve bağımlılık üreten dijital platformlara da birkaç saniye içerisinde erişebilir. Kredi kartı, tüketici kredisi, akıllı telefon, sosyal medya, çevrim içi alışveriş ve dijital eğlence hayatı kolaylaştırırken aynı anda yeni bağımlılık ve davranış biçimleri üretmektedir.
Bu nedenle son yıllarda giderek daha görünür hâle gelen madde bağımlılığı, sanal kumar, dijital bağımlılık, aile bağlarının zayıflaması, yalnızlaşma, tüketim tutkusu veya farklı ahlaki sorunları yalnızca bireylerin tercihleri üzerinden değerlendirmek yeterli olmayabilir. Bunların önemli bir bölümü, çok hızlı gerçekleşen toplumsal dönüşümün yan etkileri olarak da okunabilir. Elbette burada kalkınma ile bu sorunlar arasında doğrudan ve mekanik bir neden-sonuç ilişkisi kurmaktan ziyade, değişen risk ortamına odaklanmak daha doğrudur. Kalkınma bu riskleri üretmemiş olsa da şehirleşme, dijitalleşme, artan hareketlilik ve bireyselleşmeyle birlikte insanların çok daha geniş bir risk alanıyla temas etmesine yol açmıştır. Aynı dönemde geleneksel koruyucu mekanizmaların bir bölümünün zayıflaması da bireyin bu yeni riskler karşısındaki kırılganlığını artırmıştır. Dolayısıyla mesele kalkınmanın kendisi değil, kalkınmanın ortaya çıkardığı yeni toplumsal ortamı yönetecek kültürel, ahlaki ve kurumsal kapasitenin aynı hızla geliştirilememesidir.
Sende Yorum yap