s

Proteinin geleceğini neden uzakta arıyoruz?

Bitki bazlı beslenme artık yalnızca sebze, meyve ve baklagillerden oluşan bir tabak anlamına gelmiyor. Market raflarında bitkisel burgerler, vegan sosisler, etsiz köfteler gibi pek çok bitkisel alternatif var. Gıda teknolojisi hayvansal ürünlerin tadını, dokusunu ve hatta pişerken verdiği hissi bitkilerle yeniden yaratmaya çalışıyor. Bunda şaşırtıcı bir şey yok. Artan dünya nüfusu, iklim krizi, hayvansal üretimin çevresel yükü ve insanların daha fazla bitkisel beslenme isteği yeni alternatiflere olan ilgiyi artırıyor. Ama bütün bu inovasyonun ortasında bence sormamız gereken çok basit bir soru var. Bitkisel proteini bu kadar uzun zamandır soframızda olan baklagillerde bulabiliyorken, çözümü neden hep daha karmaşık yerlerde arıyoruz?

212 ürün incelendi

Tam da bu tartışmayı yeniden düşündüren yeni bir araştırma geçtiğimiz günlerde Food Control dergisinde yayımlandı. Çalışmada İngiltere’de satılan 212 bitki bazlı et alternatifi ve içecek inceleniyor. Burgerlerden vegan sosislere, bitkisel tavuk alternatiflerinden yulaf, badem ve soya bazlı içeceklere kadar oldukça geniş bir ürün grubu değerlendirilmiş.

Araştırmacılar incelenen ürünlerin tamamında, araştırılan 19 mikotoksinden en az birini tespit ettiğini belirtiyor. Bazı ürünlerde ise birden fazla mikotoksin bulunmuş. Mikotoksinler, belirli küf mantarı (fungus) türlerinin doğal olarak ürettiği toksik yani zehirli kimyasal bileşikler olarak tanımlanabilir.

Ancak burada çok önemli bir detay var: Tespit edilen seviyeler önerilen Avrupa Birliği kılavuz değerlerinin altında. Yani bu araştırmadan ‘bitki bazlı ürünler toksik’ gibi bir sonuç çıkarmak kesinlikle doğru değil. Araştırmacıların dikkat çektiği konu daha çok, tek bir üründen alınan miktardan ziyade farklı kaynaklardan uzun süre boyunca gerçekleşebilecek toplam maruziyet. Bence çalışmanın beslenme açısından düşündürücü tarafı ise biraz daha başka.

Baklagiller zaten burada

Mercimek, nohut, kuru fasulye, barbunya, bezelye, börülce... Aslında bitki bazlı beslenmenin en güçlü oyuncularından bazıları hiç yeni değil. Tam tersine binlerce yıldır insan beslenmesinin bir parçası. Üstelik baklagilleri yalnızca ‘et yerine protein’ olarak görmek de onlara biraz haksızlık oluyor. Çünkü aynı besinin içinde bitkisel proteinle birlikte lif, dirençli nişasta, vitaminler, mineraller ve çeşitli biyoaktif bileşenleri de alıyoruz. Belki de en önemli fark burada. Yeni nesil alternatiflerde çoğu zaman bir hayvansal ürünün belirli özelliğini yeniden yaratmaya çalışıyoruz: proteinini, dokusunu, rengini veya lezzetini... Oysa doğanın sunduğu besinler zaten tek bir besin ögesinden ibaret değil.

Demem o ki bir kase mercimeğin görevi yalnızca size protein vermek değil. Lifiyle bağırsak mikrobiyotanızı besliyor, kompleks karbonhidratıyla öğünün yapısına katkıda bulunuyor ve aynı tabakta birçok farklı besin ögesini beraberinde getiriyor.

Yeniye karşı eski değil

Burada teknolojiye karşı geleneksel beslenme gibi bir karşıtlık kurmak da istemiyorum. Gıda teknolojisine ihtiyacımız var. Artan nüfusu beslemek, gıda kayıplarını azaltmak, sürdürülebilir üretim modelleri geliştirmek ve farklı ihtiyaçlara uygun ürünler oluşturmak için inovasyon çok değerli. Ancak inovasyon her zaman yeni bir ham madde keşfetmek anlamına gelmek zorunda değil. Bazen inovasyon, bildiğimiz bir besine farklı bakmak olabilir.

Baklagillerin filizlendirilmesi, fermantasyonu, farklı tahıl ve tohumlarla birlikte kullanılması veya günlük hayatın daha pratik bir parçasına dönüştürülmesi de inovasyonun bir parçası olabilir. Yani mercimeği mercimek olmaktan çıkarıp ete benzetmek yerine, mercimeğin kendisini daha iyi kullanmayı da öğrenebiliriz.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.