s

Her Amedspor maçı ve tribalizm sorunu

Bir sürü insan Amedspor maçlarını futboldan çok, tribünler, maç öncesi ve maç sonu görüntüleri için seyrediyor.

Bu iyi bir ruh hali değil.

Hedefi toplumsal bütünleşme olan bir süreç yürütüyor Türkiye.

Bu süreçte ezberlerin bozulması için yeni bir dil ve bu dili kullanıma sokacak zihinsel bir hazırlık gerekiyor.

Tam da bu noktada DEM’in üzerine düşen sorumluluklar var.

Mesela her cümleye Kürtlük vurgusu yapmak hayatı kolaylaştırmaz, zorlaştırır.

Çekinmeden söylemek lazım, demokrasinin etnik dili olmaz.

Kimlik siyaseti rasyonel fikirleri öldürür, duygusal aidiyeti besler, toplumu biz ve onlar diye böler, birinin kazanımı diğerinin gözünde mağlubiyet olur, ortak vatan ve yurt sevgisi gibi üst kimlikler yıpranır.

Bunlar genel kayıplar bir de etnik dili kullananların uğradığı kayıplar var.

Kolektif aidiyet zaman içerisinde grup içerisinde özeleştiriyi, yeni fikirlerin ortaya çıkmasını engeller.

Siyaset biliminde tribalizm diye tanımlanan bizim kabilecilik diye özetleyebileceğimiz bu durum kimseye fayda sağlamaz.

Her bilgiyi, her gelişmeyi, kendi kabilesine fayda sağlayıp, sağlamadığı üzerinden okuyan, uzlaşıyı, teslimiyet ya da ihanet gibi gören, “karşı tarafı” da dinlemek diyenleri hain ilan eden bu siyasi kabilecilik geçmişte de bugün de büyük sorunların kaynak noktası aslında.

Filozof Karl Popper, Nazi Almanya’sı ve faşizmini modern tribalizmin bir sonucu olarak yorumlamıştı.

Yale Üniversitesi Hukuk Profesörü Amy Chua da 2018’de piyasaya çıkan Siyasi Kabileler adlı kitabında ABD ve dünya siyasetinin artık sağ-sol ideolojileriyle değil, etnik, kültürel ve sınıfsal “siyasi kabileler” üzerinden yürüdüğünü ve bunun demokrasileri felç ettiğini yazmıştı.

Sonuç olarak DEM dilini bu yeni döneme uydurmadığı sürece, konunun bir tarafı olmayan Amedspor maçlarını futbol dışı reflekslerle seyredenlerin sayısı azalmayacak, ötekileştirilenlerin kafasındaki güvensizlik kolay kolay geçmeyecek.

Yunanistan’a Mehter Marşı dinletmek…

Empati kelimesi çok kullanılır ama sadece kullanılır, hayatta kullanıldığı kadar bir karşılığı yok maalesef.

Bu Nisan’da, iki Yunanlı turist Ayasofya Cami’nde üzerinde “Ya Ortodoks ol ya da öl” yazan çift başlı Bizans bayrağını açıp fotoğraf çektirdiler.

Güvenlik görevlileri duruma müdahale etti, iki Yunanlı turist tutuklandılar ve iki ay hapis yattıktan sonra sınır dışı edildiler.

Bu durumu egemenlik haklarımıza saldırı ve ağır bir provokasyon olarak kabul ettik, haksız da değildik.

Son 3 gündür Avrupa turundan dönen ve motosikletlerinde Türk bayrakları taşıyan 7 Türk sürücünün Gümülcine sokaklarından son ses Mehter Marşı ile geçişine dair videoları izliyoruz.

Konu Yunanistan medyasına yansıyınca bu motosikletçiler polis tarafından durduruldular, evrakları incelendikten serbest bırakıldılar.

Önce bir bilgi vereyim, Mehter Marşı, Yunanistan’da yaklaşık 4 asır süren Osmanlı hakimiyetinin sembolüdür.

Ulusal kimliğini Osmanlı’ya karşı ayaklanmadan alan, ders kitaplarında Osmanlı egemenliğini boyunduruk dönemi diye tanımlayan bir ülke Yunanistan.

Yani marşın travmatik bir etkisi olduğu bir gerçek.

Peki bu travma tetikleyen geçiş kimin işine yaradı, kime zarar verdi?

Söyleyeyim, İsrail ile birlikte Türkiye “Yeni Osmanlıcılık” yapıyor diye bas bas bağıran Yunan aşırı sağının işine yaradı.

Türkiye ile sorunları diyalog yoluyla çözmeye çalışalım diyenler zor durumda kaldılar.

Bizler duygusal tepki veren milletleriz bundan sonra arabayla Yunanistan’a giren Türklerin ne müzik dinlediklerine falan bakılırsa kimse şaşırmasın Türkiye’nin Yunanistan ile deve dişi gibi büyük sorunları var ama bu sorunların tamamı Ege’deki kıta sahanlığı, uluslararası anlaşmalara aykırı olarak silahlandırılan adalar ve Doğu Akdeniz’deki hidro-karbon kaynaklarının paylaşımından kaynaklanıyor.

Batı Trakya’daki soydaşlarımızın kapanan okulları, müftü seçimleri, ibadet özgürlükleri elbette takip ettiğimiz konular ama Gümülcine’deki bu geçiş onların hayatını kolaylaştırmayacak aksine soydaşlarımıza zorluklar çıkarılmasını savunanların yeni bahaneleri olacak.

Ülkeyi duyguyla sevmek elbette güzel ama duyguya her zaman aklı da eklememiz lazım.

Dokunulmaz hat ve KKTC Cumhurbaşkanı’na açık çağrı

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Türkiye’dekine benzer, Cumhurbaşkanı’na bağlı bir Devlet Denetleme Kurulu yok.

Anayasa’ya göre Başbakan’a bağlı olarak çalışan bir Başbakanlık Denetleme Kurulu var.

Buna karşın Cumhurbaşkanı’nın Bakanlar Kurulu’na Başkanlık etme yetkisi bulunuyor.

KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın Girne açıklarında meydana gelen feribot kazasını ama daha da önemlisi Girne-Taşucu hattının neden yıllardır belirli sayıda şirketin tekelinde olduğunu bakanlarla mutlaka konuşması lazım.

Bu hatta girmek isteyen başka şirketler oldu, mesela bir zamanlar benim de defalarca yazdığım Hatay Büyükşehir Belediyesi’nin şirketi var.

Arsuz Limanı, 6 Şubat depremlerinde zarar görünce belediyenin şirketi Taşucu-Girne seferi yapmak istedi ama bir şekilde engellendi.

Engelleme haklı gerekçelere mi dayanıyor yoksa başka motivasyon araçları mı devreye girdi, ortaya çıkarmak lazım.

En doğrusu Cumhuriyet Meclisi’nde bir araştırma komisyonu kurulması ama tam da seçimler yaklaşırken kurulur mu, çok emin değilim.

İçinde bulunduğumuz durum “Ölen ölür kalan sağlar bizimdir” diyemeyeceğimiz, enfekte olmuş bir yer varsa, orayı temizlememiz gereken bir durum.

Aksi kazada ölen insanlara haksızlık olur...

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.